24 Temmuz 2020 Cuma

Foton, Kanser ve Fritz-Albert Popp Üzerine

Kimyasal olarak birbirlerine benzemelerine rağmen, neden bazı maddeler kanserojenken diğerleri değil?  1970 yılında, Alman teorik biyofizikçi, Fritz-Albert Popp, güçlü bir kanserojen olan benzo pireninin bir dalga boyunda ultraviyole ışık emerken diğer dalga boyunda yaydığını keşfeder. Oysa ki yine bir benzo piren ile hemen hemen aynı, iyi huylu bir bileşik olan benzo piren sadece aynı dalga (orijinal) boyunda ışığı emip, yayıyordur. Popp, bu şekilde 37 farklı kimyasalı test etti.
Kanserojen olanların ışıkları 380 nanometre dalga boyundaydı. İyi huylu olan kimyasalların ışıkları ise değildi. Bu inanılmaz bir keşif. Ultraviyole ışık kullanarak endüstri tarafından kullanılan binlerce kimyasaldan hangisinin kanserojen olma olasılığı yüksek kolaylıkla bulunabilecekti.

Kimyasallarla yaptığı çalışma sırasında Popp öğrendi ki, 380 nanometre dalga boyu kanserojenler tarafından değiştirilen dalga boyu  olmakla birlikte, hücrelerin kendilerini tamir etmek için kullanmayı tercih ettiği dalga boyuydu aynı zamanda.
Hücreler yoğun UV ışığına maruz kaldıktan sonra, 380 nanometrede dalga boyundaki zayıf UV ışığında kendilerini hemen tamir ediyorlar.


Popp’un hipotezine göre kanser, hücrelerin foto-tamir sisteminin bozulması sonucuydu. Popp’un bu hipotezi bir soruyu akla getirdi; Peki, vücutta bu zayıf UV ışığını üreten ne? Popp ve Popp’un öğrencisi olan Bernard Ruth, tüm canlı sistemlerin DNA’sında ışık enerjisi (fotonların) depoladığını buldular ki bu fotonlar güneşten ve besin olarak tüketilen bitkilerden (fotosentez yapan bitkiler kaynaklı) geliyordu.
Depolanan bu ışık çok zayıf, son derece tutarlı biyofotonlar olarak salınıyorlardı.
"Fotonlar vücut proseslerini, farklı frekanslarda farklı performanslar sergileyen iletkenler gibi açarlar." diye açıklıyor Lynn McTaggart bu hipotezi.

Sonraki yıllarda Popp, sağlıklı insan biyofoton emisyonlarının ritmik paternler sergilediği buldu. Ayrıca, bu emisyonların tutarlılığının, yoğunluğunun ve ritmik paternlerinin farklı hastalıkları olan kişilerde farklı şekillerde olduğunu gözlemledi.

Örneğin, multipl sklerozu olan insanlar çok fazla ışık emiyor ve foton emisyonları çok fazla düzen gösteriyordu.  Kanser hastalarının biyo-foton emisyonu tutarlılıktan yoksundu ve doğal ritmik paternleri yoktu.  Ayrıca, tümörler  300 [veya -] 90 foton / cm / dakika  ortalamasında foton yayarken normal hücreler  22 [veya -] 6 foton / cm/ dakika ortalamasında foton yayıyorlardı.

Uluslararası Biyofizik Enstitüsü'nde Popp ve meslektaşları, yüzey tümörlerinin ve cerrahi operasyonla alınan bu tümörlerin ilaca olumlu yanıt verdikleri zamanlarda foton emisyonlarının değiştiğini gözlemlediler. Genellikle olası tedavilerin tümörün yüksek emisyon oranı üzerinde hiçbir etkisi yoktu. Ancak, toksik olmayan bir ilacın tümörü büyük ihtimalle iyileştireceğini tümördeki emisyon düşüşünden anlıyorlardı. 
Kanserli hücreleri öldürmekten ziyade, olmayanları sitimüle ederek kanserli hücreleri yenmeleri sağlanıyordu.

Biyofoton ışık terapisi pek çok kronik hastalığın yanı sıra, hormon tedavileri,  duygu durum bozuklukları ve anti-aging tedavilerinde çağımızın vazgeçilmez tedavileri arasında yerini almayı başardı. Siz de Mora Terapi'ye gelerek Bionic 880'le tanışabilir, hayatınıza yeni ve sağlıklı bir yön verebilirsiniz

17 Temmuz 2020 Cuma

Sağlık Endüstrisinde Dijitalleşme Devrimi - I

Her gün işimiz olan sağlık ve bilimle ilgili yeni gelişmeleri yayınlamak istesek bile sanırım teknolojinin hızına yetişemeyiz.  Ama bu hız tabii ki de bizim yararımıza. Sağlık endüstrisinde de her gün onlarca insana ışık tutabilecek, ilham kaynağı olacak gelişmeler yaşanıyor ki umarız bu hep yaşanır ve biz de aynı heyecanla takip ederiz.

Her sektöre pozitif etkisi olduğu gibi sağlık endüstrisinde de bilimin ve teknolojinin artık büyük bir payı var!

Bilimsel gelişmeler ve teknolojik ilerlemeler sayesinde sağlık alanında çok ciddi gelişmeler yaşanıyor. Bunun sonucunda ise uzayan ortalama yaşam süresi, yükselen hayat kalitesi ve ulaşılabilir 
sağlık hizmetleri bütün dünyada hızla yayılıyor. Endüstri 4.0, 3D Üretim, BT teknolojisinin gelişimi sağlık endüstrisine teknolojinin ve dijitalleşmenin en çok etki ettiği alanlar.

Hastaya Özgü Cihazlar Geliştirmede Endüstri 4.0!

Hastaya özgü cihazlar geliştirmede
Endüstri 4.0, tıbbi imalat alanında önemli avantajlar sağlıyor. Endüstri 4.0 ile ürünler ve yazılımla geliştirilmiş donanımlar, kendi yönetimini ve üretim hattının optimizasyonunu sağlamak için akıllı bilgi alış verişinde bulunabiliyor. Ürünler hangi işlem adımlarından geçeceğini, makineler ise kendi durumunu, kapasitesini ve yapılandırma seçeneklerini biliyor. Bu merkezi olmayan üretim modeli ile operatör müdahalesine ihtiyaç duymadan üretim kararları alınabilir. Bu üretim modeli sağlamlık, özerklik, kendi kendini düzenleme, kişisel bakım, kişisel tamir ve öngörülebilirlik sunuyor. Böylelikle hasta ihtiyaçları için tamamen kişiselleştirilmiş ürünlerin otomatik olarak üretilmesi sadece pratik olmakla kalmayıp, aynı zamanda yüksek verimli ve ekonomik hale geliyor.

Örneğin, ilaçlar... Artık dijital kodlar ile her öksürük şurubu için ambalajın belirli bir kimliğinin olmasını sağlıyor. Böylece ilaç, şirketten ayrıldıktan sonra açıkça tanınabilir durumda olur. Bu, tüm lojistik zincirinde izlenebilirliği sağlar ve sahte ilaçların önüne geçilmesini olanaklı hale getiren büyük bir gelişme. 2019'dan itibaren Avrupa Birliği'nde ilaçlar, yalnızca ambalajında seri numarası olması ve hasar görmediği takdirde satılabilecek. Bu nedenle Endüstri 4.0, üretimin ötesine geçerek tüm değer zincirini kapsamaktadır.

Yapây Zeka ve 3D Üretim’in Sağlık Endüstrisindeki Müthiş Uyumu!

Sağlık sektörüne yönelik yapay zekâ pazarının 2021 yılı itibariyle 6,5 milyar doları aşacağı öngörülüyor. Sağlık sektöründeki karar vericilerin yüzde 39’unun makine öğrenimi ve kestirimsel analiz sistemlerine yatırım yapmayı planladığı düşünülürse, bu rakam ilerleyen yıllarda daha da artacak.
“Hangi doktor? Yapay zekâ ve robotbilim yeni sağlık sektörünü neden şekillendirecek?” başlıklı araştırmada tüketicilerin sağlık sektöründe yapay zekâ ve robotlara ne kadar hazır olduğunu inceliyor.

Araştırmada aşağıdaki bulgular ön plana çıkıyor:

– Yapay zekâ ve robot kullanma isteği giderek artıyor, bu artışta temel etken sağlık hizmetlerinden daha kolay faydalanma.

– Teşhis ve tedavinin hızı ve doğruluğu da yapay zekâ ve robotbilime olan istekliliği artıran önemli bir faktör.
– Daha fazla kullanım ve kabullenme için teknolojiye güven kritik önem taşıyor; ancak sağlık sektörü deneyiminin kilit bileşeni “insan ilişkileri” olmaya devam ediyor.
Kaliforniya Üniversitesi’nden bir grup mühendis ise 3D üretim yöntemi ile kanı güvenli bir şekilde vücut içerisinde taşıyabilen ve dolaşım sisteminin bir parçası haline gelen yapay damarlar üretmeyi başardı. Üniversite, bu çalışmanın organ naklinde yeni bir dönem başlatabileceğini söylüyor çünkü bütün dokuların ve organların kan dolaşımına ihtiyacı var ve bu sistem bu konuda oldukça yardımcı olabilir. Aynı zamanda 3D üretim ile organ üretilmesi için de bu uygulama yeni bir kapı aralamış oluyor.

3D Systems adlı üretim firmasının geliştirdiği özel protez, doğuştan ön bacakları olmayan Derby isimli köpeğe takıldı. Yeni protezleriyle diğer köpekler gibi koşabilen Derby, bu sayede normal hayatına devam ediyor. 3D yazıcıda özel hazırlanan protez, köpeğin daha önce kullandığı tekerli sistemin yerini aldı. Mühendislerin tasarımı geliştirerek köpeğin daha rahat hareket etmesini sağlayacak yeni bir protez üzerinde çalıştıkları da açıklandı.

Ve tabii ki Biorezonans Teknolojisi!

Teknoloji ve bilimin müthiş uyumunun bir başka yansıması da biorezonans. Ortaya çıkış yeri ve ilk kullanılmaya başlanılan yer Almanya’dır. Son on yıldır ülkemiz de dahil olmak üzere tüm dünyada çok daha bilinir hale gelmesine rağmen, MORA-Terapi’nin ya da klasik biorezonansın temel kavramları ve etki mekanizması birçok hekim için açıklanmaya ihtiyaç duymaktadır.

MORA-Terapi’de tedavi materyal maddeler (ilaçlar, tıbbi malzemeler) yerine “elektromanyetik titreşimler üzerinden iletilen bilgi” ile sağlanır. Bu açıklama MORA-Terapi’nin yalnızca uygun bir tanımı olmakla kalmaz, ayrıca klasik homeopati, akupunktur ve diğer etkili madde dışı tedavilere de tam olarak uygulanabilir. Hasta organizmanın iyileşmesi frekanslar üzerinde taşınıldığı düşünülen ve vücut tarafından kendi enerji sistemi içine absorbe olan BİLGİ vasıtasıyla olur. Bilgi elektromanyetik niteliktedir ve elektromanyetik titreşimler şeklinde taşınır. Vücuttaki meridyenler üzerinde akan elektromanyetik bilgi ile dışarıdan verilen bilgi arasında rezonansın gerçekleşmesi iyileşmeyi getirir... Klasik tıbbın tersine, burada iyileşme materyal maddeler (ilaçlar, tıbbi malzemeler) yerine BİLGİ ile sağlanır.

Mora Türkiye hakkında detaylı bilgi almak isterseniz buradan ulaşabilirsiniz: Mora.com.tr

Böyle pozitif gelişmeleri bize sağlayan bilim ve teknoloji insanlarına her daim müteşekkiriz. Umarız tüm dünya bilim ve teknolojiye olan inancıyla yaşama değer katmaya devam eder.



3 Temmuz 2020 Cuma

Birçoğumuzun Kabusu Migren Hakkında Ne Kadar Bilgiliyiz?

Bu hastalığı halk dilinde tanımlamak için en uygun söz öbeklerinden biri kuşkusuz: “Çeken bilir.”dir. İnsanın hayatını en çok etkileyen hastalıklardan biri migren ağrılarıdır ve şaşırtıcı bir şekilde yaygın olan bu problem, yaşamlarının bir döneminde kadınların %25 – 30’unu, erkeklerin ise %15 – 20’si gibi büyük kesimini etkiler. Bunun yanı sıra söz konusu rahatsızlık bazı dönemlerde bir hayli şiddetlenebilmekte ve bu durum daha çok iş ve aile ortamını etkilemektedir. Örneğin sadece profesyonel hayatımızı düşünecek olur isek, önemli bir iş toplantısı ortasında gelen migren ağrısı hem toplantıyı hem de konsantrasyonunuzu dağıtacaktır. Hiçbirimiz hayat kalitemizin böylesine etkilenmesine göz yummak istemeyiz; bu sebeple migreni iyi tanımak, semptomlarını tanımlayabilmek ve bu bağlamda tedavi uygulatabilmek oldukça önemli.

Genetik de olabilen bu hastalık, diğer baş ağrıları ile karıştırılabilir fakat migren sadece basit ve hafif bir baş ağrısı değildir. Bilimsel tanı olarak migren, otonom sinir sisteminden kaynaklanan bio-elektriksel bir hastalıktır. Otonom sinir sistemimizi de bedenimizin tüm yaşamsal faaliyetlerini yöneten bir ağ gibi düşünebilirsiniz. Karıştırmamak adına çeşitli semptomlarla tanı koyulur. Migrende baş ağrısı kişiden kişiye göre değişkenlik gösterirken 4 ile 72 saat aralığında sürebilir. Bu süre zarfında mide bulantıları, ışığa, kokuya veya sese hassasiyet, uyuşma veya karıncalanma, ense, şakak veya göz çevresinden başlayan ağrı hareket ettikçe çoğalabilir. Atak sırasında, otonom sinir sisteminin temel işlevleri olan damar-sindirim-dolaşım geçici bir süreliğine aksar bu da çeşitli olumsuzlukları beraberinde getirebilir.



Migren hakkında öne çıkan pratik bilgileri ve semptomları şöyle sıralayarak
hastalığı mercek altına alabiliriz:

Baş ağrısı, bulantı, kusma, ışık, ses, koku hassasiyeti en belirgin şikâyetlerdir.
Basit migren en sık, auralı en farklı olanıdır.
Auralıda görsel bulgular, uyuşma, geçici felç gibi nörolojik semptomlar olabilir.
Çocuklarda karın ağrısı, bulantı, kusma ön planda olabilir.
Psikolojik sıkıntılara da yol açabilir.
En büyük iş kaybı nedenidir. Atak sırasında %90 hasta işini sürdüremez.
Ayda ortalama iki atak yaşayan kişi, yılın bir ayını kaybetmektedir.

Değişik migren tiplerinden söz edebiliriz. Haberci / belirtili migren ve haberci / belirtisiz migren en sık rastlanan tiplerdir. Haberci belirtisiz olan daha sık görülür. Haberci belirtili olanda (auralı migren) baş ağrısı öncesinde bazı belirtiler olur. Bunlar daha çok görme ile ilgilidir. Karanlık nokta, görme alanında zikzaklar veya parlayan ışıklar olabilir. Bazı hastalar baş ağrısı öncesinde sanki bir tül perde oluştuğundan veya dış âleme buzlu cam arkasından bakar gibi bir duruma girdiklerini ifade ederler. Daha seyrek olarak vücudun bir tarafında uyuşma veya güçsüzlük bazen de konuşma bozukluğu olur. Bu haberci belirtilerden sonra baş ağrısı başlar. Migren hastalarının büyük çoğunluğunda ise bu haberci belirtiler olmadan baş ağrısı ve diğer buna eşlik eden belirtiler başlar. Bu örnek migren haberci belirtisiz migren olarak adlandırılır (aurasız migren).

Her ne kadar sağlıklı beslenmeyle milyon yıllar yaşayamıyor olsak da yaşam standartlarımızı üst düzeye çıkarmak mümkün. Bu üst düzeye çıkarmaya çalıştığımız sağlığımız migren ataklarını da azaltmaya yardımcı olabilir. Seyhanlar manav reyonundan temin edebileceğiniz taze sebzelerle hazırlayacağınız çorbalar veya püreler, kereviz, haşlanmış yumurta, armut, elma, kivi, papatya veya melisa çayı atakların sayısını azaltabilir. Aynı zamanda migren ilaçlarıyla birlikte kafein tüketimi baş ağrınızın hafiflemesine yardımcı olurken aşırı tüketilmesi durumunda ters etki yaratarak ağrının daha fazla artmasına neden olabilir. 


Peki migrenin tam anlamıyla tedavisi mümkün mü?

Migren genellikle 16-35 yaş arası başlar ve 50 yaş civarında sıklığı azalmaya başlar. Kadınlarda menstruasyonla ilgili migren menopozda kaybolur. Bazı istisnalar hariç migren ileri yaşlarda problem olmaz. Migren tanısı mutlaka ilgili uzman hekim tarafından konur. Baş ağrısına sebep olabilecek birçok faktör olabileceği bunların bir kısmının tehlikeli olabileceği unutulmamalı ve teşhis için mutlaka konunun uzmanına başvurulmalıdır. 



Kronik Migren Hastalarında Biorezonans (MORA) Terapinin Etkisi ve Sonuçları

Yakın zamanda gerçekleşmiş bir örnekte nöroloji kliniğine başvuran, Uluslararası Baş Ağrısı Sınıflaması II’ ye göre epizodik migren tanısı konulan, tedaviye dirençli ve sık atak geçiren 4 kadın (%80) ve 1 (%20) erkek olmak üzere toplam 5 hasta biorezonans terapiye için çalışmaya alınıyor. Mevcut hastaların hepsini aurasız migren hastaları oluştururken, epizodik migren dışında hastalığı olanlar çalışmaya alınmıyor. Hastalara MİDAS testi verilerek, her hasta için MİDAS skoru, baş ağrısı olan toplam gün sayısı ve atak sıklığı belirleniyor. Hastaların almakta olduğu bütün migren proflaksi ilaçları kesilerek, hastalara biorezonans (MORA TERAPİ) uygulanıyor. MORA Terapi seansları atak ve atak dışı olmak üzere iki dönmede uygulanırken, ataklarda sadece renk terapisi ve MTI kupasına analjezikler konularak yapılırken atak dışı dönemde Bioritim, renk ve Bach Çiçekleri kullanılıyor. Bu süreçte hastalara hiçbir medikal tedavi uygulanmıyor; ancak tedavi tamamlandıktan sonra ataklarda kullanımı için basit analjezikler öneriliyor. Hastaların MİDAS skorları 4-10 arasında sonuçlanıyor.  Ağrı şiddeti 0-10 ölçeğine göre “5” düzeyine geldiğinde genel olarak özürlülüğün başladığı kabul edilmektedir


Tedavi başlangıcından önceki 3 ay boyunca hastaların MİDAS ortalama derecesi 8 iken 3 aylık bir tedavi periyodu boyunca MİDAS ortalama skoru 2 olarak belirleniyor. Tedavi sonucunda hastaların sosyal ve iş gücü kaybına neden olan atakları %80 azalmış ve hastalar basit analjeziklere bile yanıt alınır hâle gelmişler. Sonuç olarak migren tedavisinde MORA Terapi farmakolojik tedaviye alternatif olarak değil ilk seçenek olarak düşünülmelidir. Biorezonans Terapi artık bilimsel ve akademik çevrelerde de yerini almalı ve etki mekanizması araştırılmalıdır. 
Asla “Çeken bilir.” demeyeceğiniz, hem kişisel hem de profesyonel hayatınızda herhangi bir hastalık sebebiyle olumsuzluklar yaşamayacağınız, bol sağlıklı ve güçlü günlere...


1 Haziran 2020 Pazartesi

MORA TERAPİ TEDAVİLERİ NEDEN İMMÜN(BAĞIŞIKLIK) SİSTEMİNİZİ GÜÇLENDİRİR?




Bağışıklık sistemi veya immün sistem, bizim hastalıklara karşı savunma mekanizmalarımızı oluşturan, patojen veya tümör hücrelerini tanıyıp onları yok eden, vücudumuzu yabancı zararlı maddelere karşı koruyan karmaşık bir sistemdir. Kısacası vücudumuzun hastalıklara karşı korunmasında kalkan görevi görür. Vücudumuza girmeye çalışan tüm maddeleri tanır, ayrıştırır ve zararlı gördüklerini yok eder.

Doğumla birlikte aktif hale gelen bağışıklık sistemimiz zayıfladığında hastalıklara yakalanma riskimiz de artar.  Bağışıklık sistemindeki zayıflığı fırsat bile virüs ve mikroplar da vücudumuza akın ederek hastalıklara yol açar. Özellikle Covid-19 ile gündeme gelen bağışıklık sistemimizi güçlendirmek konusu sadece Covid-19’a karşı değil, oluşabilecek tüm hastalıklara karşı kendimizi, vücudumuzu güçlendirmek açısından çok önemlidir.

Uzun zamandır Bağışıklık sistemini güçlendirmeye yönelik blog sayfalarımızdan sayısız yazılarla sizi bilgilendirdik. Mora Terapi’nin hangi alanlarda kullanıldığı konusunda da sıkça yazılar yazdık. Ancak Mora Terapi’nin neden bağışıklık sisteminizi güçlü tutmaya yarayan bir terapi olduğu konusunda bir özet yapmanın da tam zamanı.

Öncelikle Mora Terapi’nin ana terapi felsefesinden bahsetmek istiyorum. Tüm bütünsel terapi metotları gibi hastalıklara bütünsel bir bakıştan yaklaşır. Vücudu kısımlara veya bölümlere ayırmak yerine bütün olarak ele alır. Hastanın bir organ veya vücut bölümünü iyileştirmek yerine, tüm tedavilerde, tüm vücudun iyileşmesini kapsayacak şekilde terapiler yapılır. Dolayısıyla migren için alınan bir Mora Terapi seansında aslında, hedef migren hastalığı olmakla birlikte, tüm vücudun sağlıklılık hali arttırılacak şekilde terapi yapılmaktadır.





Aslında sigara bırakırken veya kilo tedavilerimizde iştah kesme seansları alırken veya alerji vb tedavilerimizdeki seanslarda tüm vücuttaki sağlıklılık halinin arttırılmasına yönelik işlemler yapılır. Kişi sigarayı bırakmanın yanı sıra tüm vücudunun daha sağlıklı hale gelmesi için desteklendiği bir tedaviyi almış olur. Çünkü terapi aldığınız konu ne olursa olsun, Mora Terapi seanslarının tamamında, kişinin tüm vücudundan alınan frekans bilgisi filtreleme, ters çevirme, yükseltme işlemlerinden geçirilerek sağlıklı frekans bilgisinin yükseltilmesine, sağlıksız bilginin de ortadan kaldırılmasına yönelik olarak yapılır. Terapi seansları ilerledikçe cihaz üzerinde olan bütün vücut frekans bilgisinin - enerjisinin tarandığı ve tanımlandığı segment test bölümünde vücuttaki genel enerji-frekans bilgisinin nasıl olumlu yönde değiştiğine tanık olmak her zaman şaşırtıcıdır. Segment test değerlerindeki değişimin yanı sıra, kişiler kendi genel sağlık durumlarındaki iyileşmeyi, enerji artışı, genel duygu durumdaki iyilik hali, uykuların derin ve kaliteli olması, ağrıların azalması veya semptomların ortadan kalkması şeklinde net olarak her zaman görmekte, hissetmektedirler. Zihinsel netlik, duygusal rahatlık fiziki bedendeki iyileşmeler kadar net bir şekilde hissedilir.

Ayrıca Mora Terapi diğer tüm bütünsel tıp yaklaşım modelleri gibi hastalığın vücutta oluşma nedeninin, vücudun hastalığın oluşumuna imkan veren halinden kaynaklandığı varsayımıyla hareket eder. Yani aynı immün sistemimiz bozukken nasıl hastalıklara açık hale geliyorsak benzeri şekilde fiziksel bedendeki bozukluklar veya yanlış işleyişler veya sağlıklılık halinin zayıflığının, o hastalığın ortaya çıkmasındaki en büyük neden olduğunu, hastalık zemini olduğunu düşünür. Dolayısıyla migren, alerji, romatizma, diyabet vs’nin kendisiyle değil, bu hastalıkların vücutta ortaya çıkmasına neden olan  hastalık yapıcı zemin ile uğraşır ve onları ortadan kaldırmak için çalışır. Vücut normal sağlıklı haline geri döndüğünde, hastalığa neden olan zemin ortadan kalktığında hastalık da ortadan kalkacaktır.

İşte tam bu yüzden, tüm Mora terapi tedavileri aynı zamanda yaşam değişiklikleri de içerir. Çünkü hastalık yapıcı zemini değiştirmek, bir taraftan, o hastalığa neden olan tüm sorunları da ortadan kaldırmak ve yeniden oluşmasına izin vermemek demektir. Bu da, tedavilerin kalıcı olması için uzun vadede kişinin yaşam alışkanlıklarını değiştirmekle mümkündür.

Örneğin kişinin, vücudundaki enflamasyonu arttıracak şekilde bir beslenme alışkanlığı varsa ve bundan dolayı yüksek tansiyon, diyabet, kilo vb problemleri yaşıyorsa, Mora Terapi ile vücut sağlıklı haline dönsün diye desteklenirken, bir taraftan da beslenme alışkanlığı enflamasyona neden olmayacak şekilde değiştirilir. Bir çöplüğün içinden bir çöpü çıkarıp, yıkayıp temizlediğinizi düşünün. Sonra yeniden o çöplüğün içerisine atarsanız ne olur? Yine eski, kirli haline döner değil mi? O zaman hastalığın uzun vadede yeniden oluşmaması için hastalığı oluşturan etmenleri de ortadan kaldırmak mutlaka gerekir.
Dolayısıyla tüm Mora Terapi tedavilerinde, tedavilerin yanı sıra,  kişilerin sağlıklılık halinin devamı için yaşam alışkanlığı değişimlerini de mutlaka yapmaları sağlanır.

Genel olarak o zaman Mora Terapi tedavileri neden immün sisteminizi güçlendiren tedavilerdir konusunu şu şekilde özetleyebiliriz;
-Çünkü Mora Terapi ile vücudunuza zarar veren bağımlılıklarınızdan (sigara, alkol, ilaç vb) kurtulabilirsiniz.
-Çünkü Mora Terapi kilo tedavileri ile hem kilo verip hem de kolaylıkla sağlıklı beslenme alışkanlığı geliştirebilirsiniz.
-Çünkü Mora terapi alerji ve diğer immün sistemi tedavilerimizde vücudunuz alerjen maddeye reaksiyon vermeyecek şekilde güçlendirilir.
-Çünkü tüm kronik hastalık tedavilerimizde vücuttaki enflamasyon miktarı azaltılacak veya ortadan kaldırılacak şekilde tedaviler yapılır böylelikle immün sisteminiz güçlenir.
-Çünkü vücudunuzda yıllardır birikmiş ağır metal, parazit, mantar vb toksik yükleri Mora Terapi tedavilerimizle vücudunuzdan atabilir, detoks olabilirsiniz.
-Çünkü hemen hemen tüm tedavilerimizde, tedavilere ek olarak duygu durum tedavileri de yapılmaktadır. Böylelikle duygusal olarak da daha güçlü olmanız kolaylaşır. Biliyorsunuz immün sistem, kronik stres veya kronik duygu durum bozukluklarında zayıflamaktadır.
-Çünkü Mora Terapi tedavilerimizin tamamında sağlıklı beslenme, uyku, yeterince su ve egzersizin önemi her zaman anlatılır ve uygulama konusunda kişiler takip edilir. Sağlıklı yaşam alışkanlıkları desteklenir.
-Çünkü Mora terapi tedavilerinde kişinin kendisinden alınan frekans bilgisi daha sağlıklı frekanslarla desteklendiğinden ve bu işlem tüm vücudu destekleyecek şekilde yapıldığından problemin ortadan kalkması hızlıdır.
-Çünkü Mora Terapi tedavilerinde kişiler, mutlaka, aldıkları tedaviye uygun, mineral, vitamin, eser element, nutrasötik vb’leri için değerlendirilir ve gerekli durumlarda eksik olanlar takviye edilir.
-Çünkü Mora Terapi tedavilerinin birincil önceliği kişilerin kalıcı olarak daha sağlıklı yaşamlarını devam ettirmeleridir.

Kalıcı olarak sağlıklı, mutlu, keyifli, güçlü bağışıklık - immün sistemine sahip nice güzel yıllarımız olsun…

8 Mayıs 2020 Cuma

ARAŞTIRMALAR EGZERSİZİN COVİD-19 KOMPLİKASYONLARINA KARŞI İYİ BİR KORUYUCU OLABİLECEĞİNİ SÖYLÜYOR




Düzenli egzersiz, COVID-19 virüsünün neden olduğu akut solunum sıkıntısı sendromunu azaltabilir. Düzenli egzersizin hem potansiyel tedavi yaklaşımı hem de önleyici tedavi yaklaşımı olabileceğini biliyor muydunuz?

Virginia Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden Dr. Zhen Yan tarafından yapılan bir incelemede, egzersizin COVID'li tüm hastaların% 3 ila% 17'sini etkileyen ARDS sendromunun şiddetini önleyebileceğini veya en azından azaltabileceği gösterilmiştir. Mevcut bilgilere dayanarak, Federal Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri COVID-19 için hastaneye yatırılan hastaların% 20 ila% 42'sinin ARDS geliştirebileceğini tahmin etmektedir. Yoğun bakıma başvuran hastalarda bu oran % 67 ila% 85 oranlarına çıkmaktadır.

Egzersiz sırasında üretilen endojen bir antioksidan enzim, COVİD-19 hastalarının yaklaşık %80’nin solunum desteğine ihtiyaç duymadan hafif semptomlarla hastalığı atlatabilmelerine neden oluyor.



Virginia Üniversitesi Robert M. Berne Kardiyovasküler Araştırma Merkezi’ndeki Müdürlerden Dr. Yan, hücre dışı süperoksit dismutaz veya EcSOD olarak bilinen bir antioksidan üzerine yapılan araştırmalarını derledi. Bu güçlü antioksidan, zararlı serbest radikalleri avlıyor, dokularımızı koruyor ve hastalıkları önlemeye yardımcı oluyor. Kaslarımız doğal olarak EcSOD üretiyor ve salgılıyor ve EcSOD antioksidan enzimi üretimi kardiyovasküler egzersizle istediğimiz oranlarda artıyor.

Dr. Yan’ın incelemelerine göre, akut akciğer hastalığı, iskemik kalp hastalığı ve böbrek yetmezliği gibi çeşitli hastalıklarda antioksidanlarda bir azalma oluyor. Farelerde yapılan laboratuvar araştırmaları, EcSOD üretimini engellemenin kalp ve böbrek problemlerini kötüleştirdiğini ve tam tersi durumda da yani vücudun EcSOD üretiminin artması durumunda da hastalıkların iyileşmesinde faydalı bir etkiye sahip olduğunu göstermektedir. Osteoartrit gibi kronik durumlarda da EcSOD  üretimi düşmektedir.

Araştırmalar, tek bir egzersiz seansının bile antioksidan üretimini artırdığını ve Dr. Yan, insanları sosyal mesafeyi korurken bile egzersiz yapmaları konusunda teşvik etmek gerektiğini söylüyor.

 “Düzenli egzersizin bildiğimizden çok daha fazla sağlık yararı var. ARDS sendromu şiddetini önleyebilmesi bunlardan sadece bir tanesi.” Diyor Dr. Yan.

Yan’ın incelemesi, EcSOD üretimini arttırmanın ARDS ve diğer birçok sağlık sorunu için potansiyel bir tedavi yaklaşımı olmalı önerisi var.

ARDS Sendromu dışında kronik böbrek yetmezliği, diyabetik retinopati gibi hastalıklarda da laboratuar fareleri üzerinde çalışmalar yapılmış ve EcSOD üretiminin arttırıldığı farelerde bu hastalıkların çok daha az hasarlar verdikleri görülmüştür. Örneğin körlüğe neden olan diyabetik retinopati hastalığında potansiyel bir terapi yaklaşımı olarak önerilmektedir.

Ayrıca, EcSOD, çoklu organların bozulmaya başladığı çok organlı disfonksiyon sendromuna karşı faydalı olabilir. Durumu genel antioksidanlarla tedavi etme çabaları başarısız olmuştur, ancak Dr. Yan, EcSOD üretimini arttırarak bu konuda da olumlu gelişimler gözlemlemiştir.

“Sık sık egzersizin ilaç olduğunu söylüyoruz. EcSOD enzim üretimi sonucu ortaya çıkan pek çok olumlu tıbbi ilerlemeden de anlaşıldığı gibi, her şeyi öğrenene kadar beklemeye gerek yok. Sonuçta ortaya çıkan faydalar çok aşikar. “ diyor son olarak Dr. Yan.

Mora Terapi ile yaptığımız hemen hemen tüm tedavilerimizde, hastaların yaşam biçimlerinde  de olumlu değişimler yaratmalarına (düzenli egzersiz, yeterli ve kaliteli uyku düzeni, sağlıklı beslenme vb) ve böylelikle sağlıklarını uzun yıllar korumalarını sağlamalarına özellikle dikkat ediyoruz. Mora Terapi desteği ile birlikte yaşamınızda olumlu değişimleri daha kolay gerçekleştirebilirsiniz.
Sağlıklı, uzun, mutlu nice yıllar birlikte olmak dileklerimizle.

Not:
·         UVA’nın Tıp, Farmakoloji ve Moleküler Fizyoloji ve Biyolojik Fizik Bölümlerinden Dr. Zhen Yan, incelemesini UVA'da doktora sonrası araştırmacı Hannah R. Spaulding ile birlikte yürüttü. İncelemelerini Redox Biology bilimsel dergisinde yayınladılar. Araştırma Ulusal Sağlık Enstitüleri tarafından desteklendi, R01-GM109473 ve T32 HL007284-43 bursu verildi.
·         Kaynak: UVA Sağlık’tan Josh Barney’in 15 Nisan 2020 UVAToday’de çıkan makalesi

16 Nisan 2020 Perşembe

NAZİK, ŞEFKATLİ ve HOŞGÖRÜLÜ OLMAK NEDEN ÖNEMLİ?


Nezaket aslında bir sevgi göstergesidir. Şefkatli olmak da sevgi dolu olmakla, sevecenlikle eşdeğerdir. Hoşgörü, başkalarının düşünce ve kanılarını özgürce dile getirmelerinden rahatsız olmama durumudur.

Nezaket’in kelime anlamı: Başkalarına karşı incelikli, saygılı, dikkatli, özenli davranmaktır.
Şefkat ise kökeninde merhamet, sevgi ve yardım duyguları barındırır ve koruyarak sevme, sevecenlik anlamına gelir.

Özellikle böylesine sıra dışı, tarihsel, zor bir sürecin içerisinden geçtiğimiz Koronavirüs günlerinde nezaket, şefkat ve hoşgörü gibi benzer değerlerin önemi artıyor.  

İşte size konuyla ilgili kimi düşünceler;

Aslında hem nezaket, hem şefkat hem de hoşgörü tüm bunları kendimize verebildiğimiz zaman başkalarına verebileceğimiz hediyelerdir.

Kendinizle ilgilendiğiniz, kendinize zaman ayırdığınız zamanlar başkalarına da aynı şekilde iyi davrandığınızı, daha olumlu bir tutum içinde olduğunuzu hiç fark etmiş miydiniz?
Oysaki yemek yiyecek, doğru düzgün uyuyacak kadar bile zamanınızın olmadığı, sürekli var olan işlerin koşuşturmasında, yapılacak işlerin arasında sıkışıp kaldığınız zamanlara bir bakın. Farkına varmadan da olsa, çabuk sinirlendiğinizi, daha az hoşgörülü ve daha kolay strese girer  ve çevrenizdekilere karşı da daha duyarsız ve aldırmaz olduğunuzu göreceksiniz. Çünkü aynı şekilde kendinize karşı da duyarsız ve aldırmazsınızdır aslında, o zamanlar.

Yanlış yaptığınızda kendinize karşı nazik olun, bu herkesin başına gelir. Kendimize güvenmek demek aynı zamanda, başkalarına kendimiz hakkında hissettiğimiz öfke, hayal kırıklığı veya hoşgörüsüzlüğü yansıtmamak ve aslında kendimize duyuyor olduğumuz kızgınlığı başkalarına yüklememek demektir. Bu üzen ve yoran duyguları kendimiz dışındakilere yönlendirmek en başta rahatlatıcı gibi görünse de uzun vadede kendimize olan güveni sürekli zedeleyen bir sürecin içerisine alır bizi. Buradaki anahtar nokta kendimize karşı şefkat, hoşgörü ve nezaket göstermektir. Bunu yapabildiğimiz zaman kolaylıkla sorunun içerisinden çıkıp, çözüm için gerekli sorumluluğu da alabiliriz.



Liderlik ederken şefkatli olmak, takip ederken de nazik olmak önemlidir
Herkesin hayatı zorluklarla dolu. Bir konuda problem çıkaran bir kişinin sizin bilmediğiniz çok farklı bir sorun yüzünden o davranışı yapmış olduğunu öğrenseydiniz ona karşı eleştirilerinizde yine de o kadar acımasız olur muydunuz? Yoksa tam tersi o kişiyi anlayışla karşılar ve o sorunu için kendisine yardımcı mı olmayı isterdiniz?

Ancak şefkatli olabildiğimiz zamanlar paylaşılan insanlık durumlarını kabul edebiliyor, anlayışla karşılayabiliyoruz. Şefkat bizi nazik olmaya iter. Hatta bazen yanlışları insanların suratına direkt söylemek yerine susmayı tercih ederiz. Ve karşımızdaki kişiye, her şeyin yolunda olup olmadığına dair sorular sormak ve destek olabileceğimiz bir şey var mı öğrenmek için özel zamanlar yaratırız. Nezaket işte bu zamanlarda öne çıkar. Küçük nazik bir kahve ikramı veya yapacağımız küçük de olsa bir güzellik karşımızdaki ile bağımızı mutlaka kuvvetlendirecek, birbirimize karşı anlayışımızı geliştirecektir.

Başkalarına hizmet ettiğimiz, başkalarına nazik davrandığımız zamanlar bizi daha mutlu hissettiren zamanlardır.
Son yıllarda yapılan araştırmaların birinde katılımcılar, rastgele seçilerek 2 gruba ayrılmışlar. İlk gruptan 7 gün boyunca tanıdıkları yakınlarına veya hiç tanımadıkları kişilere karşı özellikle her zaman nazik olmaları istenmiş ve bu 7 gün boyunca nezaketten hiç taviz vermemeleri istenmiş. İkinci gruptan ise, 7 gün boyunca özellikle nezaket içeren her davranışa dikkat etmeleri ( kendilerinde veya çevrelerinde) ve bu davranışları gözlemlemeleri istenmiş.  

Ve çalışmaya katılan her iki gruptan kişilerin, çalışmanın gerçekleştiği bu 7 günün öncesinde ve sonrasındaki mutluluk hislerini derecelendirmeleri istenmiş. Sonuçta, araştırma, sadece aktif bir şekilde nazik davranan grupta değil, kendilerinde veya çevrelerindeki nezaket davranışlarını gözlemleyen gruptaki kişilerde de hatırı sayılır oranda mutluluk hislerinde artış olduğu sonucuna varmış.
Bu deneyi kendiniz için yapabilirsiniz. Kendinize 7 gün boyunca nazik olma ve çevrenizdeki nezaketi gözlemleme görevi verin ve sonra mutluluk hissinize bir bakın ne oluyor.

Seçiminiz her zaman nazik olmaktan yana olsun.
Kontrolü tam olarak sağlayabildiğimiz yegane kişi kendimiziz. Her zaman. Başka kimse konusunda böyle bir kontrol gücümüz yok. Çocuklarımız veya en yakınlarımız dahil. O zaman lütfen şunu bir düşünün; “Benim en iyi halim” demek ne demek? En iyi halimizi yaşamayı seçtiğimizde otomatik olarak daha nazik, düşünceli, başkalarına karşı daha hoş görülü ve şefkatli olduğunuzu göreceksiniz. Çok klişe ama bir o kadar da doğru, değişim kendimizle başlar.

Hizmet etmeyi, yardımı ve vermeyi, karşılığında bir şey almak için yapmayın
En saf haliyle nezakette bir izleyici veya bir beklenti yoktur. Nezaketi yaptığımız kişiyi kontrol altına almak veya karşılığında bize borçlu bırakmak gibi bir düşünce art niyet de yoktur.  Ve aslında nazik olduğumuzda, karşılığında hiçbir şey almasak dahi ödüller çok daha fazla doyurucudur. Yukarıdaki araştırma örneğindeki sonuçlar gibi. Kendimizle ilgili mutluluk hissindeki artış mesela. Üstelik karşımızdaki kişilerin de hayata, dünyaya bakışını olumlu yönde etkileyebilir, daha güvende hissetmelerini, daha barışçıl yaşamalarını sağlayabilir bu beklentisiz nezaket davranışları.

Nazik olma davranışımızı sürekli uygulama ile ancak geliştirebiliriz.
Antik Yunan’dan hikaye anlatıcısı Ezop’un “ Ne kadar küçük olursa olsun, hiç boşa giden bir nezaket eylemi yoktur” sözü durumu ne güzel açıklıyor. Rastgele yapılan kibarlıklar konusunda kendinizi iyi hissetmiyorsanız, bir de şunu deneyin; seçtiğiniz bir kişiye, küçük de olsa her gün bir kibarlık, iyilik yapın. Sonrada birkaç gün geçtikten sonra bunun sizin üzerinizdeki etkisine dikkat edin. İyilik ve nezaket konusunda daha fazla fırsatlar mı çıkıyor önünüze veya onları daha mı çok fark etmeye başladınız? Kendinizi daha hafif, daha nazik, daha hoşgörülü, daha şefkatli ve daha iyi hissetmeye başladınız mı?

Nezaket daha fazla nezaketi yaratır
Nasıl bir zorbalar grubu veya zorba bir patron veya lider genel olarak zorba davranışların artmasına ve çoğalmasına, zorba davranış kültürünün büyümesine neden oluyorsa, tam tersi de doğrudur. Kibar, nazik bir grup veya nezaketi ilke edinmiş bir lider, patron da genel olarak nezaketin yayılmasına ve nezaket kültürünün oturmasına neden olabilir. Sonuçta her birimizin içinde yaşadığımız kültürden etkileniyor olduğumuz bir gerçek. Birbirimize bakarak öğreniyor ve var olanı geliştiriyoruz. Neden cömert bir biçimde nezaketin, hoşgörünün ve sevecenliğin artmasına katkımız olmasın?

Nezaket her zaman kalıcı izler bırakır
Bir düşünün; Sizin yıllar sonra bile hatırladığınız, illa tanıdık bir kişi ile ilgili değil ama sizi iyi hissettiren anılarınız neler? İçlerinde kesinlikle birilerinin içten yardımı, desteği, güzel bir sözü veya sizi yüreklendiren, iyi hissettiren bir davranışı vardır.
E o zaman? Neden biz de aynılarını çevremizdekilere yapmayalım? Neden bunun bir kültür olarak yayılmasına katkı sağlamayalım? Siz de birinin sizi dudaklarında gülümsemeyle hatırlamasını istemez misiniz?

Kendimize, çevremize daha nazik, hoşgörülü, şefkatli ve sevecen davrandığımız sağlıklı günler dileklerimizle.

Not: MEd Melissa Brodrick, Nisan 2019 Harward Health’deki “The Heart and Science of Kindness” makalesinden esinlenilmiştir.

30 Mart 2020 Pazartesi

BAĞIŞIKLIK SİSTEMİMİZİ NASIL GÜÇLENDİRİRİZ?


Genel olarak diyebiliriz ki bağışıklık sistemi hastalıkların oluşumunda birincil koruma kalkanımızdır. Gelişmiş, güçlü bir bağışıklık kalkanı oluşturmak için kimi yaşam değişiklikleri yapmak çok iyi bir fikirdir.

Öncelikle unutmamak gerekir ki, bağışıklık sistemi tam da adının işaret ettiği şekilde bir sistemdir. Tek bir organı veya bölgeyi işaret etmez. Hala bilim adamlarının bağışıklık tepkileri ve sistemin birbirine bağlı unsurları arasındaki etkileşimleri konusunda bilmediği çok fazla şey var. Ancak diğer taraftan araştırılmış ve etkileri kanıtlanmış şeyler de çok.

Araştırmacılar, hem hayvanlarda, hem de insanlarda diyet, egzersiz, psikolojik stres ve diğer faktörlerin bağışıklık sistemi üzerine etkilerini uzun zamandır araştırıyorlar. Bu ve benzeri genel yaşam değişikliği stratejilerinin bağışıklık sistemimiz üzerine olumlu etkileri olacağı su götürmez bir gerçektir.

En temel değişiklikler;

-Sigarayı bırakmak

-Düzenli egzersiz yapmak

-Sağlıklı bir kiloda olmak, sağlıklı gıdalarla beslenmek

-Ölçülü alkol tüketimi yapmak

-Yeterli ve kaliteli uyku uyumak

-Elleri yıkamak ve enfeksiyonlardan kaçınmak (Şu Korona günlerinde enfeksiyondan nasıl korunacağımızı sıkça duyduk ve öğrendik. Ben bu yazıyı Korona günleri öncesinde planlayıp, bilgi topladığım için ve bu süre zarfında zaten konuyla ilgili bilgi bombardımanına uğradığınızı düşünüyor ve ek açıklama yapmamayı uygun görüyorum. Bu tür enfeksiyonlardan nasıl korunacağımızı biliyoruz artık ve mutlaka önlemlere dikkatlice uyalım).

-Stres ve kaygıyla iyi bir şekilde baş edebilmek


Unutmayın, sağlıklı bir bağışıklık sistemi, vücudumuza giren patojenlerle savaşıp onları yenebilir.




Bağışıklık sistemimizi güçlendirmek için mineral, vitamin ve eser elementlerce zengin bir beslenme biçimi esansiyeldir. Az yemek değil ama daha çeşitli ve zengin içerikli besinleri yemeyi mutlaka ihmal etmemeliyiz. Obezite de ne yazık ki kronik hastalıklara kapı açtığından, obez olacak kadar işlenmiş ve vücudumuza zarar veren kötü gıdaları tüketmememiz önemli.

Özellikle D, C vitaminleri, B, A, E grubu vitaminleri ve çinko, selenyum, demir, bakır, folik asit gibi eser elementleri alabileceğimiz besinleri tüketmeyi ihmal etmeyelim. Özellikle şu zorlu Korona virüs döneminde D ve C vitaminlerinin koruyu etkisinden sürekli bahsediliyor. Ek takviye olarak da almakta sakınca yok.

Stresin bağışıklık üzerindeki olumsuz etkisini hepimiz biliyoruz. Sanırım bir sonraki yazımız belirsizlikle ve stresle baş etme yöntemleri üzerine olacak.
Ayrıca ılımlı düzeyde yapılan düzenli egzersizin de kardiyovasküler sağlıktan, hormon salınımını düzenlemesine kadar pek çok faydası olduğunu biliyoruz. Bunlar da bağışıklık sisteminin güçlü olmasına katkıda bulunan bileşenlerdir.

Biliyorsunuz ki Mora Terapi’nin bağımlılık, kilo kontrolü ve strese yönelik Bach Çiçekleri ve Renk Terapileri ile yapılan duygu durum bozuklukları tedavileri tam da yukarıda saydığımız önlemlere yönelik. Mora Terapi biorezonans yöntemi ile tüm tedavilerde vücudun sağlıklı ve sağlıksız frekans bilgisi filtrelenip, vücudumuzdaki sağlıklı frekans bilgisi arttırıldığından zaten otomatik olarak bağışıklık sistemimizi güçlendiriyor. Ayrıca  bağışıklık sistemini güçlendirmeye yönelik  özel programlarımız da ekstra cihazlar içinde mevcut, doktorlarımız tarafından kullanılıyor.  İlaveten tüm tedavilerimizde sağlıklı yaşam alışkanlıkları değişimi destekleniyor. Yukarıda saydığımız gibi sağlıklı beslenme, egzersiz, mineral, vitaminlerin vücutta yeterli olup olmadığı sağlık profesyonellerimiz tarafından sorgulanıyor, gerektiği durumlarda destek takviyeler öneriliyor. Kronik hastalığı olanlar, kronik hastalık tedavilerimizle güçlendiriliyorlar. Bu yüzden bu dönemde, sağlığınız için iyi çözümlerden biri olduğu konusunda aklınızın bir kenarında mutlaka bulunsun. Sizi ve sağlığınızı önemsiyoruz.

Kısacası bütünsel sağlığınızı önemsiyoruz. Toplum olarak, bu zorlu dönemi en kısa, en hasarsız, en sağlıklı şekilde atlatmak dileğiyle.

Yeterli miktarda su içmeyi ve uyku kalitesine dikkat etmeyi de lütfen unutmayalım.
Sağlıklı, mutlu nice günler, yıllar dileklerimizle.