11 Ekim 2019 Cuma


GÜNÜMÜZDE KİLO ALMAK NEDEN DAHA KOLAY?

Yapılan bir araştırmaya göre günümüzde kilo vermek 1980’lere oranla daha zor. Peki neden böyle?

2016 yılında yapılan araştırmaya göre günümüzde insanlar daha az yedikleri ve daha fazla egzersiz yaptıkları halde obeziteden korunmaları 1980’li yıllara göre daha zor. Kanada York Üniversitesi Hastanesinde 36.377 yetişkin üzerinde yapılan araştırmaya göre 1971-1988 yılları arasında yaşayan insanlara kıyasla günümüz insanı aynı miktar yeme ve aynı miktar egzersize rağmen yaklaşık %10 oranında daha kilolu.

Bu çalışmada kişilerin o yıllara göre neden daha kilolu olabilecekleri açıklanmamasına rağmen kimi yaşam stili ve çevre değişiklikleri önerilmiş. Özellikle not edilen günümüzde pestisitler, gıda katkıları, paketlemelerde kullanılan kimyasallar gibi çevresel kimyasallara daha fazla maruz kaldığımız, bunun da vücudumuzun hormonal mekanizmasını etkileyerek kilo alımına neden olabileceğinden bahsedilmiş.  2018’de yapılan başka bir araştırma ise perflorinli maddelerin -yağ ve su geçirmez bileşikler- kişilerde kilo alımını arttırdığına dair.  Bu kimyasallar özellikle gıda paketlerinin, su geçirmez kıyafetlerin, cezve ve tavaların, mobilya kumaşlarının ve halıların üretimlerinde kullanılmaktadır. Ve ne yazık ki bu kimyasallara pek çok kişinin kanında da rastlanmaktadır. Bu kimyasalları kanında taşıyan kişiler normal aktivitelerinde normalin çok daha altında kalori harcayabilmektedirler. Dolayısıyla kilo almak daha kolay.


Bunun dışındaki diğer ihtimal de reçete edilen ilaçlardaki artış. Özellikle de antidepresan ilaçlarının kullanımındaki artış. Özellikle 6 ayı geçen sürelerde antidepresan ilaç kullanan insanların  %25’inde kilo alımı görüldüğü doğrudur.

Aynı şekilde 1980’lere göre bağırsak mikrobiyatamızda da değişimler olabileceği düşünülmelidir. O yıllara göre daha fazla kırmızı et tüketimi olduğu, hayvanların günümüzde o yıllara oranla daha fazla hormonlu, antibiyotikli ve kimyasallı yemlerle beslendiği de doğrudur. Dolayısıyla hayvanların vücuduna giren antibiyotikleri, hormonları ve kimyasalları biz direkt sürekli alıyoruz.

Kinesioloji Profesörü Jennifer L. Kuk’un bir araştırmasına göre de günümüzde gıda ve içeceklerde bolca kullanılan tatlandırıcılar da bunun sebeplerinden biri olabilir.

Diğer olası açıklama da günümüzde insanlar 1980’lere göre yüksek stres seviyelerinde yaşıyor olmalarına rağmen daha az uyuyorlar. Ayrıca ısı kontrollü yerlerde yaşadığımız için de vücudumuz ısı ihtiyacını karşılamak üzere eskisi kadar kalori yakmıyor.

Sonuç olarak günümüz hayatının koşulları hem kilomuz hem de sağlığımız açısından 1980’lere kıyasla çok daha zorlu. Sağlıklı kilomuzda kalmak ve hatta sağlığımızı korumak geçmiş yıllara göre daha çok dikkat ve özen gerektiriyor. Ne kadar doğal besinlerle beslenirsek, uyku ve egzersiz düzenine ne kadar uyarsak o kadar uzun vadede rahat ederiz.

Sağlık dolu, mutluluk dolu günler diliyoruz.

Kaynak:
Ruth Brown et al, “Secular differences in the association between caloric intake, macronutrient intake, and physical activity with obesity.” Obesity Research & Clinical Practice, May-June 2016, doi.org/10.1016/j.orcp.2015.08.007

1 Ekim 2019 Salı

Kan Şekeri Düzeyleri Vücudu Nasıl Etkiler?


11-      Yüksek olduğunda sık tuvalete gitme problemi yaratır; Öncelikle böbrekleriniz vücudunuzdaki bu fazla şekeri proses etmek için daha çok zorlanarak çalışmak zorunda kalacak ve vücuttaki suyla birlikte bu fazla şekeri vücuttan atmak isteyecektir. Dolayısıyla daha çok ve sık tuvalete gitme ihtiyacı duyarsınız.
22-      Yüksek olduğunda susatır; Aynı şekilde vücut bu fazla şekeri dışarı atmak için dokulardaki suyu kullanacaktır. Vücut suya enerji üretmek, besinleri transfer etmek, atıkların atılmasını sağlamak için ihtiyaç duyduğundan beyine giden sinyaller size daha fazla su iç der. Yani normalden daha fazla su içme ihtiyacı içinde olursunuz.
33-      Yüksek olduğunda ağız Kuruluğu Yapar; Yine aynı şekilde vücuttaki suyun tamamı fazla şekerin atılımı için kullanılmaya çalışıldığından ağız bölgesindeki su da azalır. Daha az tükrük salgılarsınız ve kanınızdaki şeker sizi daha enfeksiyona yatkın hale getirir. Diş etlerinizde şişmeler, dilinizde ve yanaklarınızın içinde beyaz lekeler oluşabilir (pamukçuk). Daha fazla su içmek ve şekersiz sakız çiğnemek kesinlikle yardımcı olacaktır.
44-      Yüksek olduğunda cilt problemlerine neden olur; Unutmayın aslında yukarıda saydıklarımızla benzer şekilde, vücut ekstra şekerden kurtulmak için vücudunuzdaki tüm suyu kullanacağından özellikle bacaklar, dirsekler, ayaklarınızda ve ellerinizde aşırı kuruluklar, çatlamalar oluşabilir. Zamanla bu yüksek glikoz seviyeleri sinirlerde de zararlara neden olabilir.  Buna diyabetik nöropati denir. Vücudunuzda meydana gelen kesik, yara veya enfeksiyonları hissetmenizi zorlaştırır bu durum.







15-      Yüksek olduğunda görme sorunlarına yol açar; Vücut göz merceklerindeki suyu da çekmeye başlarsa o zaman görme problemleri de oluşmaya başlar.Ne yazık ki kandaki çok yüksek glikoz oranları retinaya da zarar verebilir ve görme kaybı bile yaşayabilirsiniz.
26-      Yüksek olduğunda yorgunluk yapar; Tip2 diyabetiniz varsa ve kan şekeriniz çok sıklıkla yükseliyorsa hücrelere enerji taşınmasına yardım eden insüline karşı hassasiyetiniz azalır. Bu da yakıt eksikliği olacağından sizi yorgun düşürür. Aynı Tip1 diyabet hastalarının yaşadığı yorgunluğu yaşarsınız. Çünkü vücudunuz ihtiyacı olan insülini yapamaz hale gelmiştir.
37-      Düşük olduğunda yorgunluk yapar; Diyabet hastalarında insülin takviyesi yüksek olan kan şekerini düşürmenin yoludur. Ancak çok fazla alınırsa bu sefer de glikoz çok hızlı bir şekilde vücuttan atılacağından, vücut yerine koyacak bir şey bulamaz. Bu da sizi yine yorgun yapacaktır.
48-      Yüksek olduğunda sindirim problemleri olur; Uzun süreler boyunca yüksek kan şekeri olduğunda yiyeceklerin mide ve bağırsaklardan geçişine yardım eden vagus siniriniz zarar görebilir. Kilo verebilirsiniz çünkü açlık hissetmezsiniz. Aynı zamanda asit reflü, mide krampları, kusma veya kabızlık gibi sorunlara da neden olabilir.
59-      Düşük olduğunda kalp atışlarınız garipleşir; Kan şekerinizin yükselmesini sağlayan hormonlar kan şekeri çok düşük olduğunda kalp atış hızında uyumsuzluklara neden olur. Buna aritmi denir. Glikozdaki bu şekildeki düşüş en çok diyabet tedavisinde kullanılan ilaçların bir yan etkisi olarak ortaya çıkar.
610-      Düşük olduğunda ellerde titremeye neden olur; Düşük glikoz seviyeleri merkezi sinir sisteminin düzenini bozabilir, ki bu hareketlerinizi kontrol eden merkezdir. Bu gerçekleştiğinde vücudunuz adrenalin hormonu gibi bazı hormonları salgılayarak merkezi sinir sistemini normal düzenine ger döndürmeye çalışır. Ancak bu gibi salgılanan maddeler aynı zamanda ellerde veya diğer uvzuvlarda titremeye neden olabilir.
711-      Düşük olduğunda terlemeye neden olur; Kan şekeri çok düşük olduğunda benzeri şekilde hormonlarınız onu yükseltmek için çok çalışacağından terlemeye neden olur. Glikoz seviyeleri düşer düşmez ilk vücuttaki değişiklik genellikle terleme olur.Doktorunuz egzersiz, yeme alışkanlığı ve diğer tedavilerle bu durumu kontrol altına alacaktır.
812-      Düşük olduğunda açlığa neden olur; Hemen yemek yedikten sonra bile oluşan ani açlık krizleri, vücudunuzun gıdalardan doğru bir şekilde kan şekeri dönüşümü yapamadığının bir göstergesidir. Kimi hastalıklar veya ilaçlar da yan etki olarak buna sebeb olabilir. Her zaman doktorunuza bu konuyu danışmakta fayda var.
913-      Düşük olduğunda baş dönmesine neden olur; Beyin hücreleri çalışması için gerekli enerjiyi bulamadığında yorgun hisseder ve baş dönmesi ve hatta baş ağrısına neden olabilir.

Sağlıklı beslenmeyi bir alışkanlık haline getirdiğiniz normal seviyelerini koruyabildiğiniz sağlık ve mutluluk dolu günler dileklerimizle.


12 Eylül 2019 Perşembe

VÜCUTTAKİ ENFLAMASYONLA MÜCADELE ETMENİZİ KOLAYLAŞTIRAN YİYECEKLER

Doktorlar vücuttaki iltihabı veya tıbbi terimle enflamasyonu azaltmanın en iyi yollarından birinin ecza dolabı değil, buzdolabı olduğundan artık neredeyse eminler. Doğru beslenerek ve özel doğru gıdalarla vücuttaki enflamasyonunuza savaş açabilirsiniz.

Bağışıklık sistemi, vücuda yabancı olan herhangi bir şey girdiğinde (bunlar; polenler, istilacı mikroplar, kimyasal maddeler, alerjenler vb olabilir) hemen aktive olur. Bu aktivasyon genellikle enflamasyon sürecini de tetikler. Aslında enflamasyon vücudunuzu saldıralara karşı koruyan bir sağlık bekçisidir.

Ancak, ne yazık ki, kimi durumlarda vücut yabancı maddelerle istila edilmediği durumlarda bile enflamasyonun devam ettiği görünür. İşte bu durumlarda enflamasyon vücudunuzun ve sağlığınızın düşmanı konumuna düşer ve uzun vadede kanser, kalp hastalıkları, diyabet, artritler, depresyon ve alzaymır gibi birçok kronik önemli rahatsızlığın ana nedeni olabilir.

Harward Halk Sağlığı Bölümünde “Beslenme ve Epidemiyoloji” Profesorü olan Dr. Frank Hu; “Birçok deneysel çalışma göstermiştir ki kimi yiyecek ve içecekler anti-enflatuar etkilere sahiptir” diyor. Yani aslında enflamasyonla mücadele için en güçlü araçları eczanelerde değil, gıda pazarları ve marketlerin meyve sebze, yiyecek bölümlerinde aramalıyız.





Doğru anti-enflamatuar yiyecekleri seçerek vücudunuzdaki enflamasyonun oluşmasına engel olabileceğiniz gibi, oluşmuş enflamasyonu da azaltabilirsiniz. Yanlış besleniyorsanız da, tam tersi geçerlidir; yani vücudunuzdaki iltihabı sürekli arttırıyor olabilirsiniz.

Öncelikle vücutta enflamasyonu arttıran yiyecekler nelerdir ona bakalım;
-          Beyaz ekmek ve hamur işleri gibi rafine karbonhidratlar
-          Her türlü hazır bisküvi, kek vb paketli gıdalar
-          Patates kızartması ve kızarmış gıdalar
-          Şekerli gazlı veya değil her türlü içecek.
-          Kırmızı etin fazla tüketim, ( özellikle kebab, hamburger vs) ve işlenmiş et ürünleri (sosis, salam vb)
-          Margarin ve her türlü benzeri doymuş yağ.

Dikkat ederseniz aslında yukarıda belirtilen bu gıdalar kalp hastaları veya diyabet hastalarına verilen diyetlerdeki gıdalarla hemen hemen aynı. Aslında Prof. Hu bu konunun hiç şaşırtıcı olmadığını ve aslında vücutta enflamasyon gelişimini tetikleyen gıdaların çoğunun diyabet veya kalp hastalıklarını tetikleyen gıdalarla aynı olduğunu söylüyor.

Aynı zamanda bu sağlıksız gıdalar vücut enflamasyonu için bir risk faktörü olan “kilo almaya” da neden oluyorlar. Ancak burada dikkat edilmesi gereken konu, sadece kilo almanın vücut enflamasyonu göstergesi olmadığı. Zayıf bireylerde de yanlış beslenme kaynaklı enflamasyon olabileceğidir. Kimi gıdalar veya gıda bileşenleri yüksek kalori miktarlarında tüketmekten bağımsız olarak bir enflamasyon yapabilir vücutta.

Peki anti-enflatuar yiyecekler nelerdir? Hemen ilk akla gelenleri şu şekilde sayabiliriz;
-          Domates
-          Zeytin yağı
-          Ispanak, lahana, roka, pazı gibi yeşil yapraklı sebzeler
-          Badem, ceviz, fındık gibi yemişler
-          Somon, uskumru, ton balığı, sardalya gibi yağlı balıklar
-          Çilek, kiraz, elma, yaban mersini, portakal gibi meyveler
Enflamasyonu azaltan bu gıdaların ortak özelliği doğal antioksidanlar ve polifenoller bakımından yüksek içerikli olmaları. Kuru yemişler ve kahve de polifenoller ve diğer anti-enflamatuar bileşikler içerdiklerinden vücutta enflamasyona karşı genel bir koruma sağlıyorlar. Kahve ile ilgili dikkat edilmesi gereken konu, kahve insülin direnci ve diyabet problemi yaşamayanlar için anti-enflamatuar özellikte olmasına rağmen, insülin direnci ve diyabet hastaları tarafından kesinlikle tüketilmemesi gerektiğidir. Bu çok yeni bir bilgi olup, son birkaç senedir bu konuyla ilgili pek çok ispatlanmış çalışma mevcuttur.

Enflamasyonu önlemek veya azaltmak için mutlaka meyve, sebze, kuruyemiş ve tam tahıl ağırlıklı, balık ve sağlıklı yağların içinde olduğu Akdeniz tipi bir beslenme programını takip etmelisiniz.

Prof. Hu şunu da ekliyor; “Sağlıklı bir diyet sadece kronik hastalıklara yakalanma riskinizi azaltmaz ve vücuttaki enflamasyonla savaşmaz. Aynı zamanda sağlıklı bir ruh halini, duygu durumunu da destekler. Yaşam kalitenizi arttırır.”

Aslında biliyorsunuz uzun süredir Mora blog sayfalarımızda sağlıklı beslenmenin duygu, zihin ve fiziksel beden sağlığı açısından ne kadar önemli olduğuna tekrar tekrar vurgu yapıyoruz. Bizim kilo kontrolü, diyabet, insülin direnci ve bağırsak hastalıklarında kullandığımız tüm diyet protokolleri de yukarıda anlatılan anti-enflamatuar diyet protokolleri gibi. Bir taraftan da Mora Terapi doktor ve uzman pratisyenlerinin öncelikli amaçlarının başında hastanın beslenme ve yaşam alışkanlıklarını değiştirmek geliyor. Hastalığı iyileştirmek yetmez, aynı zamanda iyileşmenin uzun vadeli ve geri dönüşümsüz olmasını hedefliyoruz.

Keyifli, sağlık ve mutluluk dolu günler diliyoruz.







3 Eylül 2019 Salı

BEYİN BAĞIRSAK BAĞLANTISI, NEDEN BÜTÜNSEL&TAMAMLAYICI TEDAVİLERİN SİNDİRİM RAHATSIZLIKLARINI HAFİFLETTİĞİNİ AÇIKLIYOR


Gözünüzde beyinden bağırsaklara, bağırsaklardan da beyne giden bir ok olduğunu canlandırın. Evet çünkü aynı bu şekilde.

20. Yüzyıl boyunca tıp bilimi, vücudun farklı sistemlerini, onları daha iyi anlamak adına, bölümlere ayırmakta çok başarılı oldu. Ancak, bugün anlıyoruz ki, kimi bölümleri birbirlerinden izole etmek, o bölümlerin tek başlarına çalışma sistematiğini anlamak açısından yeterli değil. Beyin-bağırsak bağlantısı da izole edilmemesi gereken bölümlere verilecek güzel bir örnek olarak başı çekiyor.

Öncelikle beyin-bağırsak bağlantısının anatomisi nedir oradan başlayalım; Beyin ve bağırsak arasındaki ilişki tam olarak nasıldır?

Beyin, sindirim veya gastrointestinal sisteme “sempatik(kaç&savaş) sinir sistemi” ve “parasempatik(dinlen&sindir) sinir sistemi” vasıtasıyla sinyaller gönderir. Bu gelen sinyallerin dengesi hangi gıdaların sindirim sistemine hangi hızda alınacaklarını, besinlerin emilimini, mide özsuyunun salgılanmasını ve sindirim sistemindeki enflamasyon oranını etkiler.






Sindirim sistemi ayrıca kendi sinir sistemine, içinde ve çevresinde bulunan yaklaşık 100 milyona yakın enterik sinir sistemine de sahiptir. Enterik sinir sitemi sempatik ve parasempatik sistemden gelen sinyalleri alır ancak bunlardan bağımsız olarak da ayrıca fonksiyon gösterir.

Enterik sinir sitemi bir taraftan milyonlarca bağışıklık (immun) hücresiyle birbirine bağlıdır. Bu hücrelerin sindirim sistemi üzerinde araştırma yapıp bilgileri beyne iletme görevleri vardır; mide şişkin mi?, gastrointestinal kanalda bir kanama var mı? ya da kan akışı yetersiz mi? vs. Yani Beyin birden fazla yolla gastrointestinal sistemle iletişim halindedir.

Peki stres ve olumsuz duyguların bağırsaklar üzerindeki etkileri nelerdir?

Öncelikle bilmeliyiz ki, yukarıda anlattığımız beyin-bağırsak bağlantısı nedeniyle stres, endişe, üzüntü, depresyon, korku, öfke gibi çeşitli olumsuz duygular gastrointestinal sistemimizi etkileyebilir. Gastrointestinal kanalın hareketlerini hızlandırabilir veya yavaşlatabilir, sindirim sisteminde şişkinliğe veya ağrıya duyarlı hale gelmesine neden olabilir. Bakterilerin bağırsak zarından kolayca geçmelerini sağlayarak immun sistemi aktive edebilir, bağırsaklardaki enflamasyonu arttırabilir veya ve hatta bağırsak mikrobiyotasını değiştirebilir. Bunların tamamını yapacak şekilde tetikleyici rol oynayabilir. Bu nedenle stres ve benzeri olumsuz duygular enflatuar bağırsak hastalığı ( Crohn hastalığı ve ülseratif kolit), huzursuz bağırsak sendromu, gastroözofageal reflü (GÖRH), besin alerjileri ve intoleransları gibi çeşitli gastrointestinal hastalıkların oluşmasına neden olabilir veya var olanları kötüleştirebilir.

Ayrıca gastrointestinal sistemdeki negatif değişiklikler beyne geri bildirim vererek, beyin ve gastrointestinal sistem arasında kısır bir döngünün oluşmasına da neden olur. Yeni yapılan çalışmaların gösterdiği üzere, bağırsak enflamasyonunun çokluğu veya sindirim sistemindeki mikrobiyotanın değişmesi yorgunluk, depresyon ve kardiyovasküler hastalıkların oluşumlarına büyük oranlarda katkı sağlayabiliyor.

Peki Zihin-beden bütünlüğünü baz alan tamamlatıcı yöntemlerin gastrointestinal hastalıklardaki etkisi nedir?

Güçlü bir beyin bağırsak bağlantısının varlığı göz önüne alındığında, stres ve olumsuz duyguları azaltan veya ortadan kaldıran tüm tamamlayıcı terapilerin (meditasyon, yoga, hipnoterapi, nefes egzersizleri, homeopatik veya elektrohomeopatik duygu durum ilaç tedavileri vb), gastrointestinal semptomların iyileşmesine yardımcı olduklarını öğrenmek şaşırtıcı olmamalı. Tüm bu tedavi ve terapiler sempatik sinir sistemini bastırıp, parasempatik sinir sistemini yükselterek vücudun stres tepkilerini ve enflamasyonu azaltırlar.

Diğer bütünsel-bütüncül yaklaşımlar nelerdir?

Öğrendik ki, kimi yiyecekler hassas kişilerin bağırsaklarında bazı reaksiyonları tetikleyebilmekte. Bu tür durumlarda özel diyetler kullanmak kesinlikle semptonların azalması için çok önemli. Örneğin düşük asitli gıdalarla beslenmek, fermente edilmiş gıdaların beslenmeden çıkarılması vb. Beslenme şeklinin bağırsak mikrobiyatası üzerinde inanılmaz büyük etkisi var. Sebze ağırlıklı, karbonhidrat oranı düşük, az kırmızı et tüketiminin yapıldığı veya beyaz et, balık ve deniz mahsullerinin tercih edildiği diyetler daha sağlıklı bir bağırsak mikrobiyatasının oluşmasını sağlıyor. Ve bu ve benzeri beslenme değişiklikleri de bağırsak enflamasyonlarında azalmaya ve depresyon, yorgunluk ve kardiyovasküler hastalıklara yakalanma risklerinde düşüşe yol açıyor.

Her ne kadar her kişinin durumu kendine özelse de, ben tamamlayıcı&bütünsel tedavilerin gastrointestinal semptomlarını azaltmak üzere sağlıklı bağırsaklar ve sağlıklı bir zihin için harika birer yardımcılar olduğuna inanıyorum.

Kaynak: Dr. Michelle Dossett, PhD, MPH, Harward Health, 11 Nisan 2019 tarihli Makalesi





9 Ağustos 2019 Cuma

YÜKSEK TANSİYONA DİKKAT!



Her 3 yetişkinden birinin yüksek tansiyon hastası olduğu ülkemizde, bu konu göz ardı edilemeyecek kadar önemli.

Genellikle enseden başlayan baş ağrısı, kulakta çınlama ve uğultu, baş dönmesi, çift veya bulanık görme, burun kanamaları, ve düzensiz kalp atışı gibi belirtilerle kendini gösteren hipertansiyon ilerleyerek kalp yetersizliğine de zemin hazırlayabiliyor. Ayrıca felç, görme kaybı ve böbrek yetersizliğinin de en önemli nedenlerinden biri.

Kanın normalden yüksek bir kuvvetle damarlar boyunca aşırı basınç uygulamasına yüksek tansiyon denir. Normal ideal tansiyon 120-80 mm HG olarak kabul edilmektedir. Yüksek tansiyon tanısı için bu değerlerden birinin yüksek çıkması yeterlidir.

Yüksek tansiyon riskini arttıran faktörlerin başında özellikle hareketsiz ve stresli yaşam, alkol, sigara tüketimi, aşırı kilo özellikle santral obezite denilen göbek yağlanması geliyor.

İleri yaş hastalığı olarak bilinmekle birlikte kötü beslenme ve yaşam alışkanlıkları dolayısıyla genç yaşlarda da ne yazık ki artık görülüyor. 50 yaş altı grupta erkeklerde görülme sıklığı fazlayken, 55 yaş üstünde ise kadınlarda görülme sıklığı artmakta.


Diyabet yani şeker hastalığı olanlarda yüksek tansiyon çok sık görülüyor.

Düzenli egzersiz ve kilonun kontrol altında tutulması bu sorunun önüne geçilmesi için çok önemli. Haftada en az 3-4 gün, en az 30-45 dk tempolu yürüyüş yapılmalı.

Aynı şekilde çok tuz kullanma alışkanlığı bırakılmalı. Daha çok sebze, meyve, tam tahıl tüketilmeli. Tuz, doymuş ve trans yağ tüketimi azaltılmalı. Yağda kızartılmış besinler, hamur işleri, işlenmiş et ürünleri ve sakatatlardan uzak durulmalı.

Yüksek tansiyon konusunu ihmal etmeyin. Bu rahatsızlıklardan kaynaklanan komplikasyonlar diğer hastalıklara kıyasla daha ciddi sonuçlar doğurmaktadır. Üstelik yüksek tansiyon, daha fazla çalışıp vücudunuza kan pompalamak zorunda olduğundan kalbinize de zarar verir.

Sağlıklı beslenin, düzenli spor yapın, sağlıklı kiloda kalın, alkol tüketiminizi azaltın, sigaradan uzak durun ve tuz kullanımınız konusunda çok dikkatli olun.

Ayrıca, Mora Terapi ile yapılan frekans temizliği tedavilerinde doktorunuzla birlikte koruyucu önlemleri almanız kolaylaşır ve uzun vadeli risklerden korunursunuz.

Sağlık dolu günler.




28 Temmuz 2019 Pazar

BÜTÜNSEL TIP NEDEN DAHA YAYGIN OLARAK KULLANILMALI?


Bütüncül veya Bütünsel Tıp olarak adlandırılan tıp, klasik batı tıbbı yaklaşımından farklı olarak hastalara ruhsal, duygusal, zihinsel ve çevresel açıdan da bakar ve kişinin bütün olarak, tüm yönlerinin mümkün olduğunca doğal ve az zarar göreceği yollarla iyileştirme yollarını arar. Hastaların ruhsal, zihinsel, çevresel ve bedensel olarak tüm yönlerinin tutarlılık halinde bir bütün olarak sağlıklılık haline getirilmesini amaçlar. Farklı modaliteleri içeren bir tedaviler bütünüdür.
En bilinen teknikler; akupunktur, homeopati, beslenme şekli değiştirme, frekans tedavileri, ses terapileri, aromatik terapiler, zihin-beden bütünlüğünü içeren terapiler (yoga, tai chi vb), bitkisel tedaviler, meditasyon, nefes terapileri, özel bütüncül masajlar vb.’dir.
Doktor ve terapistler hastanın akıl, beden iyileşmesinde inanç sistemleri kadar hastaların çevresel faktörlerinin de önemli olduğunu dikkate alırlar. Bütüncül tıp terapistlerinin ideallerinin temeli, gerçek iyileşme için bedensel iyileşmeye ek olarak zihnin ve ruhun (ve duyguların) da beslenmesinin gerekliliğidir. Böylelikle uzun vadede geri dönüşümün çok azalacağı veya ortadan kalkacağı bir iyileşme haline ulaşılacağı, hastanın acısını azaltacaklarını ve böylelikle hastalıkla başa çıkılmasının veya hastalığın yenilmesinin kolaylaşacağını varsayarlar ki bu varsayım, bütünsel tıp ile klasik tıbbın birlikte kullanıldığı veya tek başına klasik tıbbın kullanıldığı karşılaştırmalı çalışma ve gözlemlere bakıldığında doğrulanmaktadır. Genellikle bu tedaviler hastaların zor hastalıklarla başa çıkmasını kolaylaştırmaktadırlar. Ayrıca hastane, tahlil vb maliyetler de azalmaktadır. Hastaların ağrı, sıkıntı, depresyon gibi hastalıktan kaynaklı sorunları da çok çok azalmaktadır.







Modern-klasik batı tıbbının eksikliklerinin en önemlisi; sıklıkla hastaları tek bir organ, semptom, organ sistemi veya tanıya indirgiyor olmasıdır. Örneğin hastanelerde bile hastalar doktorlar arasında “oda 6’daki safra kesesi” veya “ünitedeki kalp krizi” diye adlandırılırlar. Klasik batı tıbbının bizi, yaşamın ve biyolojinin karmaşıklığını farkına varıp bu karmaşıklığı tanı koyma ve tedavi sürecine dahil etmede kısıtladığı noktalar çoktur. Bir hastanın ihtiyaçlarını değerlendirmek için çoğu zaman birden fazla modaliteye ihtiyaç duyulur. Bu da bütünsel veya bütüncül tıbbın alanıdır. Böylelikle hastanın sağlıklı haline geri dönmesi için gereken tüm bileşen ve faktörler derinlemesine ele alınır. Bu ortamda hem doktorlara, hem fizyoterapistlere, hem psikolojik danışmanlara ve hem de beslenme danışmanlarına aynı anda ihtiyaç duyulur.

Vücudun çoklu karmaşıklıklarına ve doğal dünyamızla olan ilişkilerine derinlemesine girilir, hastanın genetiğinin çevresinden nasıl etkilendiği değerlendirilir, toksinler, kimyasal maddeler ve stresin vücuttaki etkileri ele alınır ve en önemlisi insan doğasının doğal besinlere, doğal güneş ışığına, suya, doğal ortamlara ve rahatlama ve neşeye duyulan gereksinimleri vurgulanır.

Bütünsel Tıp, hasta bakım maliyetlerini azaltırken, hasta bakımı sonuçlarını da iyileştirmektedir. Kaliforniya’da büyük bir devlet hastanesinde 160 hasta üzerinde yapılan bir çalışmada, hasta tedavilerinin klasik batı tıbbı ve bütünsel tıp yöntemleriyle birleştirilerek yapıldığı zaman, hastaların semptom iyileşmelerinde artışlar olduğunu gözlemlenmiştir.

Aynı şekilde kanserli hastalar üzerinde yapılan çalışmalarda bütünsel tıp kullanılan hastaların acılarında azalma, iştah, anksiyete, uyku bozuklukları, yorgunluk, bilişsel ve duygusal problemlerinde çok daha olumlu yönde iyileşme olduğu görülmüştür.

Bütünsel Tıbbın uygulanmasının önündeki en önemli engel, konuyla ilgili eğitim eksikliğidir.  Avrupa’dakinin aksine, özellikle Amerika’da hastanelerdeki tıp pratisyen ve terapistleri bu konuya olumlu bakmakla birlikte pek azı bu konuda yeterince eğitimli olduklarını düşündüklerini söylemektedirler. Avrupa’da pek çok ülkede bütünsel tıp ayrı bir ana bilim dalı olarak üniversitelerde okutulmaktadır. Ülkemizde de ne yazık ki konu henüz emekleme aşamasında olup, sadece kısa dönemli kurs ve eğitimlerle desteklenmeye çalışılmaktadır.

Kaynaklar:          * Integrative Medicine as a Vital Component of Patient Care – A. Muacevic & J. R. Adler
*The Difference between Functional Medicine, Holistic Medicine, Natural Medicine and Integrative Medicine – Dr. Scott Resnick

22 Temmuz 2019 Pazartesi

HOMEOPATİ NEDİR?


Grekçe’de “homeos -benzer”, “pathos-hastalık” demektir. Homeopati, “benzeri benzer ile tedavi etme” (similia similibus currentur) prensibine dayanır.

Homeopati 18. Yüzyılın başlarında Alman Doktor Samuel Hahnemann tarafından bulunan ve vücudun kendini doğal olarak iyileştirmesine yardım eden bir tamamlayıcı tedavidir.

Hastalık belirtileri aslında hastalık ile savaşan vücutta meydana gelen değişikliklerdir. Klasik tıp bu belirtileri ortadan kaldırmaya çalışır.  Öksürüğü keser, ateşi düşürür, ağrıyı dindirir. Homeopati ise belirtileri olduğu gibi ele alır, vücudun savunma sistemine dair işaretler olarak görür, bastırmaya çalışmaz.

Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre en sık kullanılan tamamlayıcı tıp yöntemidir. Avrupa’da halkın %50’den fazlası homeopatik tedavi görmekte, doktorların %50’den fazlası homeopatiyi diğer tedavi yöntemleri ile birlikte önermektedir

Fransa’da geçtiğimiz yıllarda yapılan bir araştırmada reçetelenen ilaçların %60’ının homeopatik ilaç olduğu, hastaların %75’inin homeopatik ilaçlara dair daha etkin ve daha az yan etkisiz görüşünde olduğu görülmüştür. Bu konuda ülkemizde henüz bir düzenleme yapılmamış olmakla birlikte, Homeopatik ilaçları genel olarak Avrupa ve İngiltere’deki eczanelerde bulmak her zaman mümkündür.







Homeopatide hastalık tanımı, beden, zihnin ve ruhun “bütün olarak” etkilenmesi, organizmanın tamamının dengesinin bozulmasıdır. Hastalığın sebebi bir organda meydana gelen bozukluk değil bütünün (bedenin yaşam enerjisinin, kendi iyileştirme gücünün) dengesinin bozulmasıdır. Homeopatik maddelerin enerji verici özelliklerinden faydalanarak vücuttaki uyum ve denge yeniden sağlanır. Vücudun savunma ve iyileşme sistemleri güçlenir, bir başka deyişle kişinin yaşama gücünü harekete geçirir. Herkesin DNA sarmalı kendine özgüdür ve bu sarmal o kişinin fiziksel ve psişik özelliklerini belirler. Bu yüzden homeopatide değişik organların bozulmasında değişik ilaç vermek yerine, insanın bütününü kapsayan bir ilaç seçilir.


Bu tedavideki amaç, hastaya zarar vermeden, ılımlı ve güvenilir bir yolla hastalığı tümüyle ve kökten iyileştirmektir.

Sağlık dolu günler.

17 Temmuz 2019 Çarşamba

DAHA SAĞLIKLI BİR HAYAT İÇİN MUTLU OLMAK NEDEN ÖNEMLİ?


Mutluluk, bireyin sevinç, neşe, umut ve güven gibi duyguları daha sık yaşaması ve genel anlamda yaşamından memnun olması şeklinde tanımlanıyor. Tıp ve psikoloji konusunda çalışan akademisyenlerin de sık sık üzerine basarak vurguladıkları gibi mutluluk, ruhsal ve fiziksel sağlıkla doğrudan ilişkili.

Mutluluk aslında kişinin hayatı keyif alarak, anlamlı şekilde yaşamasıdır. Mutlu bireyler olumlu duyguları, olumsuz duygulara göre daha sık yaşarlar. Her şeyden önemlisi mutlu insanlar başkalarına ve çevrelerine zarar vermez, saldırganlık düzeyleri düşüktür. Etkileşimde oldukları insanların hayatlarına zarar vermek bir tarafa, onların mutluluğuna veya psikolojik iyi oluşlarına da katkı sağlarlar.

Bugün mutluluk üzerine yapılan araştırmalar, mutlu insanların daha uzun yaşadığını, daha sağlıklı olduklarını, iş ve özel yaşamlarında daha üretici ve verimli olduklarını ve dolayısıyla da daha başarılı olduklarını ortaya koymaktadır.





Aynı şekilde mutlu ve mutsuz insanları sağlık açısından karşılaştırdığımızda ise mutlular lehine çok önemli avantajlardan bahsedebiliriz. Neden mutlu insanlar daha sağlıklıdır? Çünkü bağışıklık sistemleri daha güçlüdür, daha az ağrı yaşarlar, daha düşük stres düzeyine sahiptirler, hastalandıklarında daha çabuk iyileşirler. Ayrıca yapılan kapsamlı araştırmalar mutlu insanların yaşam sürelerinin belirgin bir biçimde daha uzun olduğuna işaret etmektedir. Örneğin Illinois Üniversitesi ve Texas Üniversitesi iş birliği ile yapılan bir klinik çalışmada mutlu olduğunu söyleyen kişilerin, kendilerini mutsuz olarak tanımlayan kişilere oranla %14 oranında daha uzun yaşadıklarını tespit etmişlerdir. Tabi bunda fiziksel olarak hastalıklara yakalanma oranlarının düşük olması kadar, riskli davranışlara daha az girmeleri de önemli bir etmendir (örneğin güvenli bir cinsel hayatı tercih etmeleri, araba kullanırken emniyet kemeri takmaları, daha az hayati riski olan durumlara kendilerini sokmaları vb.).


Unutmayalım ki pozitif ruh halindeyken, stresle ilişkili hormonlarımız daha az salgılanır, vücut direncimiz artar ve hatta yara iyileşmelerinde hızlanmalar bile görülür. Mutluluğun tek başına sağlığımızla ilgili en önemli bağlantısı belki de hormonal durumumuza olan etkisidir. Hormon düzensizlikleri veya stres hormonlarındaki artış direkt sağlığımızı birincil derecede olumsuz etkileyen etmenlerin başında geliyor. Tam tersi hormon salgılarımızdaki düzenlilik ve yeterlilik ise sağlığımıza olumlu etkenlerin başında gelir.

Doğru beslen, egzersiz yap, yeterince ve kaliteli uyu, bol su iç uyarılarına “Mutlu olmak için çaba göster, kronik öfkeden uzak dur” uyarısını da eklememiz gerekiyor. Yapılan tüm çalışmalar gösteriyor ki mutluluğun ve olumlu duyguların daha sağlıklı olmaya ve daha uzun yaşamaya önemli bir katkısı var.

Mutlulukla ve sağlıkla kalın.

21 Haziran 2019 Cuma

Biorezonans ve MORA Terapi Nedir?

Özellikle son zamanlarda adını sıkça duyduğumuz ve aşina olduğumuz biorezonans, en yalın tanımıyla bir enerji tıbbı yöntemidir. Rezonans kelimesi elektronikten gelir ve iki eş elektriksel sinyalin birbirini seçmesi ve ilişkiye geçmesi olarak tanımlanabilir. Biyolojik sistemler için rezonans fenomenini kullanan yöntemlere ve teknolojilere genel olarak biorezonans adı verilir. Biyofiziksel bir teknik olduğu için kimyasal ilaçlar ve herhangi başka bir madde kullanılmaz. Yöntem elektromanyetik frekanslarla uygulanır; ama tahmin edildiği veya korkulduğu gibi yoğun ve tehlike arz eden bir frekans değil, biorezonans cihazından yayılan elektromanyetik frekansın gücü neredeyse bir cep telefonundan yayılanın binde biri kadar.

Bu tıp yöntemi, hücreler arasındaki ve vücudun bütünü içindeki iletişimi bozan yabancı frekansların ortadan kaldırılması vücut üzerindeki stresi ortadan kaldırır ve sistemin düzgün biçimde işleyebilmesini sağlar. Rezonanslar, özellikle elektromanyetik rezonanslar, fiziksel sağlık için büyük önem taşır. İnsanların, hayvanların ve hatta bitkilerin sağlığı, her bir somatik hücre ve her bir organ tarafından oluşturulan bu spesifik rezonansların bozulmadan kalmasına bağlıdır. Sadece tüm enstrümanları doğru akort edildiğinde uyum içerisinde performans sergileyebilen bir senfoni orkestrası gibi, insan vücudu da rezonansları ve elektromanyetik frekansları doğru ve doğayla uyumlu olduğunda ideal bir şekilde çalışır. Bu yöntem, non-invasiv ve yan etkisiz olduğundan uygulama basittir, bu da yöntemin çığır açmasında ve etkin bir şekilde kullanmasında büyük rol oynuyor. Yan etkisi olmayan bu yöntemde bilinmesi gereken en önemli unsur ise kalp pili olanlarda, organ nakli yapılmış kişilerde ve gebeliğin ilk 3 aylık döneminde kullanılmamasıdır.

 

Peki biorezonans yönteminin temelini oluşturduğu MORA ve MORA Terapi nedir? Öncelikle kelimenin etimolojisinden başlarsak MORA ismi bu tekniğinin yaratıcısı Dr. Franz MOrell ve Eric RAsche'nin soyadlarının baş harflerinin birleşiminden doğuyor. Dr. Morell, yetmişli yılların ortalarında damadı Elektronik Mühendisi Eric Rasche ile birlikte, vücudun kendi rezonanslarını (salınımlarını) kaydedebilen, analiz edebilen, düzeltebilen ve ardından düzenlenmiş salınımları insan vücuduna geri verebilen bir cihaz geliştirdi. Bu, klasik Biorezonans metodunun doğuşuydu. Özellikle Almanya ve Avrupa ülkelerinde biorezonans metodu olarak adlandırılan tamamlayıcı – integratif tıp akımının başlamasına neden oldu. 35 yıldır, bilimsel çalışmalarla da desteklenen Morell-Rasche yöntemi yıllar içinde terapi etkinliği ve başarısı nedeniyle tüm dünyada yaygın bir şekilde kullanılan bir yöntem haline geldi. Bu nedenledir ki pek çok farklı yöntem ve cihaz da biorezonans isminin saygınlığı dolayısıyla aynı işlevleri yapmamasına rağmen bu ismi kullanmaktadır. İsim benzerliklerinin yanıltıcı olmaması adına ve MORA cihazıyla yapılan uygulamaların kendine has etkinliğinden dolayı bu sitede bahsedilen yöntem MORA Terapi olarak anılıyor.

Homeopati olarak bilinen ve tüm dünyada hızlı şekilde yayılan bir tamamlayıcı tıp yönteminin, geleneksel Çin tıbbının temel önermeleriyle harmanlanması ve bu bilginin yüksek teknolojiyle birleştirilmesi MORA Terapi’yi yarattı. Homeopati de yaklaşık 200 yıl kadar önce yine Almanya’da Dr. Hahneman tarafından standardize edilmiş çok eski bir tedavi yöntemi.
Tüm bu tedavi yöntemlerinin ana kullanım alanları;
  • Sigara ve Alkol Bırakma
  • Kronik Ağrı Tedavisi
  • Alerji Tedavileri
  • Obezite / Kilo Verme.
Mora Terapi’nin tedavi yöntemlerini ise 3 maddede tanımlayacak olursak, elektromanyetik frekanslar;

·    Cilt üzerine konulan elektrotlar yardımıyla,
·        Cihazın giriş yeri içerisine konulan maddeler yardımıyla (örneğin sigara ya da alerjen madde),
·        Cihazın giriş yeri içerisine konulan patolojik vücut sıvıları (örneğin idrar yolu enfeksiyonu olan bir kişinin idrarı) yardımıyla cihaz içine alınır. Optik uncoupling/ayırma uygulandıktan sonra frekans, MORA’ya özgü bir filtre içinden geçirilerek sabit fazlı olarak ters çevrilir ve kişinin vücuduna verilir.

Tıp endüstrisinde çığır açan bu tedavi yöntemi hakkında daha fazla bilgi almak, faydalanmak isterseniz, bu “sağlıklı teknolojiyi” ülkemizde uygulayan Mora Türkiye’ye web sitemizden, sosyal medya kanallarımızdan (Instagram, Twitter, LinkedIn, Facebook) linklere tıklayarak, isterseniz de 0 216 405 14 52’i arayarak ulaşabilirsiniz. Unutmayın, siz sağlığınız için bir adım atmaya karar verdiğinizde biz de sizinle bu yolu birlikte ilerlemek isteriz.


Herkese sağlıklı günler! J




7 Haziran 2019 Cuma

Sağlık Endüstrisinde Gelişmeler: 3D Yazıcı ve Katmanlı İmalat

3D yazıcıların (üç boyutlu baskı) ve katmanlı imalatın kullanılmaya başladığı tarihin başlangıcına baktığımızda öncelikle eşyaların basıldığını görebiliriz; telefon kabı, gözlük, ayakkabı, elbise, mimari modeller… Ve şimdi sağlık sektöründe yapay organ basımı denemeleri, eksik kemik parçalarını tamamlama ve kişiye özel protez yapımı gibi araştırmalar ile geleceğin umut ışığı olma yolunda hızla ilerliyor. Yakın tarihte teknoloji ve sağlığın en verimli buluşması diyebilir ve heyecanla 3D imalat ürünlerini bekleyebiliriz: Çünkü bu teknoloji birçok hayali gerçeğe dönüştürüyor!

3D üretim teknolojisinin sağladığı faydaları biraz daha açacak olursak uzman sağlıkçı Jimmie Beacham'ın yorumuna bakabiliriz: “3D baskı birçok insana fayda sağlayabilir. Tarama süreci sonrasında hastalarıyla konuşan doktorlar, modeli kullanarak sorunun kaynağını görsel olarak anlatabilir ve konunun daha net anlaşılmasını sağlayabilir. Bu modeller, karmaşık ameliyatların planlama aşamasında cerrahlara yardımcı olabilir. Cerrahlar için zorluk yaratan konulardan biri, organ konumunun her insanda bire bir aynı olmamasıdır. Bu modeller sayesinde, bir organın sıra dışı bir açıya veya farklı bir şekle sahip olduğu durumlarda, doktorlar bunu önceden görebilir, hastanın vücuduna dalıp sorunu bulmaya çalışmak yerine önceden daha detaylı plan yapabilirler.




Gün geçtikçe kullanımı artan 3D yazıcılardan üretilen protezler, yapay organ denemeleri gelecekte günümüzde sorun olarak görülen birçok hastalığa çözüm olacak gibi duruyor.  Günümüzde yaşam şartlarını geliştirmenin yanı sıra 3D Printerlar hayat kurtarmayı da başarıyor. İngiltere’de 3 boyutlu yazıcı kullanılarak üretilen leğen kemiğinin nakledildiği bir kanser hastası baktığımızda değnek yardımı ile yürümeyi başarabiliyor.  Bir diğer önemli hayat kurtaran operasyon ise Hollanda’da görüyoruz. 23 yasındaki bir hastanın kafatası 3D yazıcıdan üretilmiş sentetik bir kafatası ile değiştiriliyor ve bu yöntem ile hastanın önceki  yöntemlere göre daha olumlu bir sonuç veriyor. Hasta beyin fonksiyonlarını çok daha rahat şekilde geri kazanıyor. Tüm bu uygulamaların yanında sektörde medikal alanda 3 boyutlu yazıcılar ile yapay organ üretilebilmesi için çalışmalar dünyada tüm hızı ile sürdürülüyor.

Bilindiği gibi çoğu acil vakalarda özellikle bel bölgesinde veya beyin mekanizmasında meydana gelen kazalarda acil bir yardıma ihtiyaç vardır. Hastaya hemen müdahale edilmesi gerekiyordur ama uygun parçaları bulmak bazen haftaları bazen ise yılları alacaktır. Mesela geçen günlerde yurt dışında meydana gelen bir beyin kanaması geçiren hasta,  3D yazıcılarla yapılan implant sayesinde sağlıklı bir şekilde hayata döndürüldü. Böbrek nakli bekleyen hastalar içinde uygun böbreği bu yazıcılardan çıkartıp sağlıklı bir yaşama kavuşmasında etkili bir yöntem 3D yazıcılar, ilk başta prototip amaçlı kullanılmasına rağmen artık birçok organ naklinde de kullanılmaya başlandı. Böylece sağlık bakımından kötü durumda olan insanlar için büyük bir ışık kaynağı oldu. Çünkü bu yazıcılar inanılmaz şeylere imza atabiliyorlar. Gerektiği zaman organ yapımında kullanılabiliyor. Gerekli olduğu zaman sağlık bakımından artık yaşaması zor olan kişileri tekrar hayata döndürebiliyor. Bunlar mucizevi gibi görünse de gerçek. Bakalım bizleri daha neler bekliyor!


31 Mayıs 2019 Cuma

HEALTH SCANNER İLE ÖNEMLİ SAĞLIK DEĞERLERİNİZİ SADECE 60 SANİYEDE ÖĞRENEBİLECEĞİNİZİ SÖYLESEK!


Bütünsel (tamamlayıcı) tıp nedir, klasik tıptan farklı olarak hastalık belirtilerini ortadan kaldırmak için değil hastalığa sebep olan sağlık sorunlarını ortadan kaldırmak için geliştirilen yöntemler bütünüdür. Sağlıklı insan, bir bütün olarak sağlıklıdır. Beden, zihin ve ruh hepsi birlikte düzgün ve doğru işleyiş gerçekleştiriyorsa tam sağlıktan söz edilebilir. Bütünsel tıp iyileşmeyi beden, ruh ve zihin kombinesiyle yani bir bütün olarak ele alır. Örnek verecek olursak, zihinsel anlamda sağlıksız bir vücudun bedensel sağlığını da ruhsal sağlığını da kaybetmesi oldukça olasıdır. Bütünsel tıp, insan sağlığının çevresiyle ve yaşam tarzıyla da oldukça önemli olduğunu vurgular.

Tamamlayıcı tıp da Mora Terapi cihazları geliştirilmiştir. Bu cihazlar insan vücudunda doku ve sistemler arasındaki iletişimin elektro manyetik dalgalar yoluyla gerçekleştiği temeline dayanmaktadır. Mora Terapi cihazları biorezonans metodunun başlangıcı olarak kabul edilir. Gelişen teknolojinin de katkısıyla günümüzde pek çok farklı sağlık sorununun tedavisi için kullanılır hale gelmiştir.

Peki Health scanner nasıl etki eder?  Ana cihaza bağlı olarak bulunan el sensörü avuç içerisinde 60 saniye tutulduğunda kalp ritmi, böbrek fonksiyonu, karaciğer fonksiyonu, kemik hastalıkları, vücut toksinleri, beyin sinirleri, ağır metaller, aminoasitler, vitamin, mineral, eser element, cilt, göz, prostat, jinekoloji ve göğüs gibi 40’a yakın alandaki sağlık analizi 60 saniyede ölçülür. Hücre ve organların manyetik dalgalarını nano ve mikro boyutlarda ölçerek değerlendirme yapar. Tanı ve tedavi için birçok bilgiyi almanıza yardımcı olur. 40’a yakın sağlık değerini referans değerleriyle birlikte veren Bionic Health Scanner, kişiye değerlerini referans değerleri ile karşılaştırma imkanı verir. Health scanner ile yapılan düzenli ölçümler hasta durumunun kontrol edilmesini ve takip edilmesini oldukça kolaylaştırmaktadır. Health Scanner ile bulunan tüm çözümsel sonuçlar hastanın sağlığı için birer ipucu değeri taşımaktadır. 




            

27 Mayıs 2019 Pazartesi

Çağımızın ve Çoğumuzun Sorunu: Stres!

“Stres” gündelik hayatımızda büyük bir yer kapladığından dolayı “stres kavramı” hepimizin aklında bir şeyler canlanıyor. Gündelik hayatta bu kadar çok kullanım alanına sahip olup bu kadar ‘yanlış kullanılan’ bir kavrama rastlamak kolay değildir. Bu kavramın yozlaşmasının önemli bir sebebi insan vücudunu doğrudan etkileyen bir “hormonal olay” olmasıdır. İnsan hastalıklarının sebebi ve çözümlerinde doğrudan veya dolaylı bir rol oynaması stres kavramının halkın yoğun kullanımına girmesine ve sonuç olarak yozlaşmasına sebep olmuştur. Bunlara rağmen insanların genel kanısının aksine her olayı stresle bağdaştırmak doğru değildir. Hatta size ilginç gelecek bir bilgi daha, stres yönetildiği zaman yararlı bile olabilir! 
Stresin pek çok ciddi sağlık problemine yol açtığı söylenmesine rağmen Kaliforniya Üniversitesi’nde psikiyatri doçenti Kirsten Aschbacher gibi araştırmacıların çalışmaları sonucunda stresin yaşlanma karşıtı etkileri olduğu kanıtlanmış görünüyor. Yine Kaliforniya Üniversitesinde stresin biyolojisini beynin endişe durumlarına ve travmatik olaylara tepkisini moleküler düzeyde inceleyen Yardımcı Doçent Daniela Kaufer ise yine kısa süreli ve az yoğunluklu olarak tanımladığı iyi stresin dikkati ve zihinsel performansı artırdığını; hafızayı güçlendirdiğini söylüyor. Peki genel olarak strese karşı nasıl düşünmeli ve nasıl davranmalıyız?






Düşük seviyeli stres yaratan durumlar, nörotrofin adı verilen beyin hücresi üretimini tetikleyerek ve beyin içinde yer alan nöronlar arasındaki bağlantıları güçlendirerek üretkenliği ve yaratıcılığı artırıyor. Yapılan incelemeler doğrultusunda, stresin hafıza ve öğrenme süreci üzerinde de olumlu etkileri olduğunu gösteriyor. Birkaç saati geçmeyen orta dereceli stres yaşanması, az miktarda üretildiğinde bağışıklık sisteminin güçlenmesine yardımcı olan kortizol hormonlarının üretilmesini sağlıyor. Vücut, stres karşısında alarma geçerek kendisini muhtemel bir yaralanma ya da enfeksiyona karşı da koruma durumuna alıyor. Bağışıklık sisteminin düzenlenmesinde önemli role sahip bir kimyasal olan interlökinin fazladan üretilmesi için çalışmaya başlayan biyolojik yapı, geçici de olsa yüksek güvenlik durumuna geçiyor.

Stresle başarıya ulaşmak ve stresi eğlenceye çevirmek de mümkün!

Kabul edilebilir düzeydeki “iyi stres”, bir hedefe ulaşırken önemli bir motivasyon unsuru oluyor. Aynı; işlerin teslim süresinin, sınav zamanının ya da ödeme vadesinin yaklaştığı zamanlarda daha yaratıcı çözümler bulunup üretkenliğin artması gibi stres de daha hızlı ve daha üretken çalışılması yönünde kişiyi teşvik ediyor. Psikoloji uzmanları; iş yerindeki, spor karşılaşmasındaki ya da yaratıcı bir etkiye ihtiyaç duyulan müzik performansı, resim veya tiyatro gibi sanatlardaki başarının da kimi zaman “ilham” olarak da tanımlanabilen baskı kaynaklı bu “akış hâli” sayesinde yakalandığını söylüyor.

Elbette ki stres, sadece kişinin kontrolü dışında oluşmuyor. Dış etkenlerden kaynaklanan stresin iyi yönleri olduğu gibi bir de kişinin kendi iradesiyle yaşamayı tercih ettiği stresler bulunuyor ki onların da hayatı daha eğlenceli kılmak gibi bir fonksiyonu bulunuyor. Zaten sağlığa en yararlı olan da hayattan zevk alabilmek olduğundan bu türden stresleri bilinçli olarak yaşamayı tercih etmek gerekiyor. Ve sen olarak aşağıdaki maddeleri uygulamamızda hepimiz için fayda var;

1.      Stresin neden kaynaklandığını bulun,
2.      Zor zamanlardan geçtiğinizi kabul edin ve bunun için bir şeyler yapın,
3.      Size nelerin iyi geldiğini hatırlayın ve tekrar tekrar yapın,
4.      Bir uzmanla görüşün.

Yazımız umarız ki faydalı olur. Herkese stresten uzak yıllar!






17 Mayıs 2019 Cuma

Sindirim Dostu ve Düşmanı Besinler!


Sağlıksız beslenme, sigara, alkol ve stres derken bağırsaklarımızdaki iyi bakterilerin sayısı zamanla azalabiliyor. Bunun sonucunda sağlıklı bağırsak floramız bozularak hastalıklara davetiye çıkarıyor. Bağırsaklar, sindirim sistemimizin düzenli ve sağlıklı bir şekilde çalışmasını sağlayan en önemli organlardan biridir hatta başında gelir. Eğer yanlış bir beslenme alışkanlığına sahipseniz, sindirim sisteminiz doğru bir şekilde çalışmaz ve tuvalete çıkamama durumu, çok tuvalete çıkma durumu, ishal, kabızlık, gaz, şişkinlik gibi birtakım sağlık sorunlarıyla karşılaşabilirsiniz. Yazımızın devamında sindirim dostu olan ve olmayan besinleri sizinle paylaşacağız. Önce sindirimi zorlaştıran besinlerle başlayalım!






İlk sıralara birçoğumuzun maalesef çok sevdiği kahve ve çikolotayı eklesek yanlış yapmış olmayız. Bu besinlerin barındırdıkları bazı maddeler yemek borusundaki alt ucu gevşettiği için reflü şikâyetlerinin artmasına neden oluyor. Dolayısıyla bayram boyunca özellikle reflüye eğilimi olan kişilerin bu ürünleri tüketirken dikkat etmesi gerekiyor. Süt ve sütlü tatlılarda bulunan laktoz midede şişkinlik ve gaza neden olduğu için, bu iki besin aslında hepimizin aşina olduğu bir sindirim sistemi düşmanı. Bunun yerine yoğurt, peynir ve laktozsuz süt ile kalsiyum ihtiyacınızı karşılayabilirsiniz. Reflünüz varsa ve tetiklenmeye müsait se acı kırmızı biber de uzak durmanız daha sağlıklı olacaktır; çünkü küçük çapta hemoroidi olan bir kişiyseniz dahi, çok acılı yemekler hemoroidin büyümesine, hatta kanamaya neden olabilir. Gazlı içecekleri ve kızartmaları hâliyle söylemimize bile gerek yok ama olsun, biz yine de söyleyelim. Uzak dursanız iyi olur!

Bu kadar “zarar adına bilgi” yeter diyorsanız sindirim sistemi arkadaşlarımızdan bahsetmeye başlayabiliriz.

Yüksek oranda lif içeren fasulye, bezelye ve mercimek gibi baklagiller sağlıklı bir bağırsak hareketine yardımcı olabilir. Bağırsakları çalıştıran bakliyat ürünleri aynı zamanda protein ve demir gibi mineraller açısından doğru bir kaynak. Aynı şekilde kuru meyveleri de sindirim sistemi dostu olarak tanımlayabiliriz. Örnek verecek olursak; 3 adet kurutulmuş incir 1.5 gram, 2 adet kuru kayısı 1.7 gram ve 3 adet kuru erik yaklaşık olarak 1.9 gram besin lifi içeriyor. Bu dostlar arasına taze meyvelerin de birçoğunu hatta neredeyse hepsini dahil edebiliriz. Meyveler lif bakımından zengindir ve günlük ihtiyacınız olan vitamin ve minerallerin çoğunu almanıza yardımcı olur; yüksek lif içeren meyveler arasında da kabuklu elma, portakal, çilek ve muzu sayabiliriz. Ve tabii ki tüm sebzeler; ancak ilk sıraya alacaklarımız kesinlikle enginar, brokoli, şalgam, mısır, Brüksel lahanası ve çok sevdiğimiz patates olmalı. Peki bu liflerin sindirilmesi gerekmiyor mu? Gıdalar yoluyla alınan liflerin sindirilmesi, bağırsakların daha kolay çalışması için gün boyu alınan sıvı miktarı önem taşımaktadır. Bu sıvının kahve ve çay gibi içecekler yerine su olarak alınması gerekmektedir. Yetersiz su tüketimi bağırsakların sertleşmesine ve tuvalete çıkmada zorlanmaya neden olabilir. Bir de kendi başına bağırsak dostu besinlerimiz mevcut, onları da maddeler hâlinde sıralayacak olursak:

1.      Kefir,
2.      Yoğurt,
3.      Badem,
4.      Turşu,
5.      Somon,
6.      Rezene çayı,
7.      Papatya çayı.

Unutmayın, Mora Terapi ile tanışarak tüm bu olumsuzlukların önüne geçebilecek ve sorunları tamamıyla ele alacak bütünsel sağlık hakkında bilgi sahibi olabilir ve bu çağın ötesinde terapi yöntemleriyle sağlık özgürlüğüne kavuşabilirsiniz. Herkese sağlıklı günler!

3 Mayıs 2019 Cuma

Ağır Metal Zehirlenmeleri Hakkında Ne Kadar Bilgiliyiz?

Sanayileşme, insanların yaşam alanlarındaki toksik ağır metallerle iyiden iyiye tanışmasına sebep oldu desek yanılmayız. Sanayileşmenin kirlettiği doğada yetişen bitkisel ve hayvansal gıdaların alımı, denizlerin kirlenmesi, geri dönüşümlü kullanılan malzemeler, yakıtlar ve bunların kirlettiği havada adeta insanoğlu kendini ister istemez zehirleyebiliyor. Ağır metaller, çevre şartlarına dayanıklı olduklarından insan ve diğer canlılarda birikebiliyorlar. Bunu biyoakümülasyon; çevrede bulunan ağır metallerin zaman içinde organizmada birikmesi şeklinde ve biyomagnifikasyon; besin zincirindeki küçük canlılardan daha büyük canlılara doğru gittikçe katlanarak birikmesi şeklinde yapmakta. Peki ağır metaller bizleri spesifik olarak ne yönde olumsuz etkiliyor?

Hâlsizlik, konsantrasyon bozukluğu, iştahsızlık, kas ya da eklem ağrıları, kansızlık problemi gibi pek çok farklı durumda gereken ilk nedenlerden bir tanesi de ağır metal zehirlenmeleridir. Bu, düşünüldüğünden çok sık rastlanan bir sorundur ve birçok farklı semptomla hayatımızda karşımıza çıkabilir. Ağır metal zehirlenmesinden muzdarip olmamız için sanayi işçisi olmamız da gerekmiyor; modern yaşamın her alanında ağır metallere maruz kalıyoruz. Şehir hayatında aldığımız her nefeste, hatta yemek pişirdiğimiz tava, içtiğimiz suyla bile ağır metallere maruz kalabiliyoruz. Ağır metal deyimiyle genel olarak vücudun gereksinimi olmayan endüstriyel ve sanayi ürünleriyle alınan toksik etkili elementler kast edilir. Kurşun, cıva, arsenik, alüminyum, kadmiyum gibi ağır metaller vücuda besinlerle, içme sularıyla hatta hava yoluyla buhar olarak girer, yumuşak dokularda birikip uzun yıllar kalır ve anneden çocuğa da geçme riski teşkil eder.



Olası olumsuzluklardan bahsedip biraz moralinizi bozmuş olabiliriz. Ama merak etmeyin, yazımızın bu bölümünde ağır metallere karşı koymak için neler yapmamız gerektiğinden ve “ağır metal detoksu”ndan bahsedeceğiz.

Öncelikle ve kesinlikle nedeni bilinmeyen kronik yorgunluk, kansızlık, halsizlik, savunma sistemi zayıflığı, kas, eklem ağrıları ve depresyon gibi sorunlarda vücutta ağır metal birikimi olup olmadığının kontrolü için gerekli testler yapılmalıdır. İthal, güvenliği zayıf oyuncaklardan çocukları uzak tutmalı, kaynağı belli olmayan boyalı seramikleri, teflonları, mutfak malzemelerini kullanmamalıyız. Gıda konusunda ise hepimizin çocuk yaştan itibaren öğrendi gibi sebze ve meyveleri iyi yıkamalı, içecek ve yiyecek ile temas eden alüminyum folyoların ısı ile temasından kaçınılmalıdır. Ucuz kumaş boyası, plastik baskı vb. gibi tehditlere karşın aşırı kalitesiz giyim ürünleri de bu konuda tehdit unsuru. Deniz ürünlerini dikkatli tüketmeli, hava kirliliğini ciddiye almalı, mümkünse trafik yoğunluğundan uzak bölgelerde yaşamak tercih edilmelidir. Ve tabii ki sigaradan kesinlikle ve kesinlikle uzak durulmalıdır.
Son olarak ise ağır metal detoksu için oldukça önemli besin takviyelerinden bahsetmemiz gerekir. Aşağıdaki yiyecek ve içecekler, dünya tarafından da bu konuda kabul görmüş, ağır metal zehirlenmesinin etkilerinden korunmak için rutin beslenme planımıza entegre edilebilir:

•        Brokoli
•        Brüksel lahanası
•        Kereviz
•        Kişniş
•        Lahana
•        Mantar
•        Fesleğen otu
•        Havuç
•        Ispanak
•        Pazı
•        Karalahana
•        Maydanoz
•        Narenciye (portakal, greyfurt, limon)
•        Sarımsak
•        Soğan
•        Spirulina
•        Zencefil
•        Zerdeçal

Yukarıdaki tüm besinlerin dahil edilebileceği ağır metal detoksuna yardımcı olabilecek besinlerden oluşan beslenme planı ve şelasyon terapisi ağır metalleri vücuttan uzaklaştırma yöntemlerinden bazılarıdır. Mora Terapi yönteminde ise yapılan elektro akupunktur testi ile vücudunuzda birikmiş ağır metaller tespit edilebilmekte ve ağır metal detoksu terapilerimizle birlikte yapılan şelasyon terapisi ile ağır metaller vücuttan uzaklaştırılabilmektedir. Yeni ve fonksiyonel, kişiye özel tedavi imkanı sunan “Mora Optima” opsiyonu ile çok geniş ve farklı endikasyonlarda otomatik çalışma imkanı sağlar. Tüm hasta bilgilerine, istenildiğinde Yeni Mora NOVA’daki veri saklama özelliği sayesinde kolaylıkla ulaşılabilir. Ağır metal ve yeni tüm diğer testler çok daha kolay bir şekilde uygulanabilir.

Herkese ağır metalden uzak, sağlıklı günler!