9 Ağustos 2019 Cuma

YÜKSEK TANSİYONA DİKKAT!



Her 3 yetişkinden birinin yüksek tansiyon hastası olduğu ülkemizde, bu konu göz ardı edilemeyecek kadar önemli.

Genellikle enseden başlayan baş ağrısı, kulakta çınlama ve uğultu, baş dönmesi, çift veya bulanık görme, burun kanamaları, ve düzensiz kalp atışı gibi belirtilerle kendini gösteren hipertansiyon ilerleyerek kalp yetersizliğine de zemin hazırlayabiliyor. Ayrıca felç, görme kaybı ve böbrek yetersizliğinin de en önemli nedenlerinden biri.

Kanın normalden yüksek bir kuvvetle damarlar boyunca aşırı basınç uygulamasına yüksek tansiyon denir. Normal ideal tansiyon 120-80 mm HG olarak kabul edilmektedir. Yüksek tansiyon tanısı için bu değerlerden birinin yüksek çıkması yeterlidir.

Yüksek tansiyon riskini arttıran faktörlerin başında özellikle hareketsiz ve stresli yaşam, alkol, sigara tüketimi, aşırı kilo özellikle santral obezite denilen göbek yağlanması geliyor.

İleri yaş hastalığı olarak bilinmekle birlikte kötü beslenme ve yaşam alışkanlıkları dolayısıyla genç yaşlarda da ne yazık ki artık görülüyor. 50 yaş altı grupta erkeklerde görülme sıklığı fazlayken, 55 yaş üstünde ise kadınlarda görülme sıklığı artmakta.


Diyabet yani şeker hastalığı olanlarda yüksek tansiyon çok sık görülüyor.

Düzenli egzersiz ve kilonun kontrol altında tutulması bu sorunun önüne geçilmesi için çok önemli. Haftada en az 3-4 gün, en az 30-45 dk tempolu yürüyüş yapılmalı.

Aynı şekilde çok tuz kullanma alışkanlığı bırakılmalı. Daha çok sebze, meyve, tam tahıl tüketilmeli. Tuz, doymuş ve trans yağ tüketimi azaltılmalı. Yağda kızartılmış besinler, hamur işleri, işlenmiş et ürünleri ve sakatatlardan uzak durulmalı.

Yüksek tansiyon konusunu ihmal etmeyin. Bu rahatsızlıklardan kaynaklanan komplikasyonlar diğer hastalıklara kıyasla daha ciddi sonuçlar doğurmaktadır. Üstelik yüksek tansiyon, daha fazla çalışıp vücudunuza kan pompalamak zorunda olduğundan kalbinize de zarar verir.

Sağlıklı beslenin, düzenli spor yapın, sağlıklı kiloda kalın, alkol tüketiminizi azaltın, sigaradan uzak durun ve tuz kullanımınız konusunda çok dikkatli olun.

Ayrıca, Mora Terapi ile yapılan frekans temizliği tedavilerinde doktorunuzla birlikte koruyucu önlemleri almanız kolaylaşır ve uzun vadeli risklerden korunursunuz.

Sağlık dolu günler.




28 Temmuz 2019 Pazar

BÜTÜNSEL TIP NEDEN DAHA YAYGIN OLARAK KULLANILMALI?


Bütüncül veya Bütünsel Tıp olarak adlandırılan tıp, klasik batı tıbbı yaklaşımından farklı olarak hastalara ruhsal, duygusal, zihinsel ve çevresel açıdan da bakar ve kişinin bütün olarak, tüm yönlerinin mümkün olduğunca doğal ve az zarar göreceği yollarla iyileştirme yollarını arar. Hastaların ruhsal, zihinsel, çevresel ve bedensel olarak tüm yönlerinin tutarlılık halinde bir bütün olarak sağlıklılık haline getirilmesini amaçlar. Farklı modaliteleri içeren bir tedaviler bütünüdür.
En bilinen teknikler; akupunktur, homeopati, beslenme şekli değiştirme, frekans tedavileri, ses terapileri, aromatik terapiler, zihin-beden bütünlüğünü içeren terapiler (yoga, tai chi vb), bitkisel tedaviler, meditasyon, nefes terapileri, özel bütüncül masajlar vb.’dir.
Doktor ve terapistler hastanın akıl, beden iyileşmesinde inanç sistemleri kadar hastaların çevresel faktörlerinin de önemli olduğunu dikkate alırlar. Bütüncül tıp terapistlerinin ideallerinin temeli, gerçek iyileşme için bedensel iyileşmeye ek olarak zihnin ve ruhun (ve duyguların) da beslenmesinin gerekliliğidir. Böylelikle uzun vadede geri dönüşümün çok azalacağı veya ortadan kalkacağı bir iyileşme haline ulaşılacağı, hastanın acısını azaltacaklarını ve böylelikle hastalıkla başa çıkılmasının veya hastalığın yenilmesinin kolaylaşacağını varsayarlar ki bu varsayım, bütünsel tıp ile klasik tıbbın birlikte kullanıldığı veya tek başına klasik tıbbın kullanıldığı karşılaştırmalı çalışma ve gözlemlere bakıldığında doğrulanmaktadır. Genellikle bu tedaviler hastaların zor hastalıklarla başa çıkmasını kolaylaştırmaktadırlar. Ayrıca hastane, tahlil vb maliyetler de azalmaktadır. Hastaların ağrı, sıkıntı, depresyon gibi hastalıktan kaynaklı sorunları da çok çok azalmaktadır.







Modern-klasik batı tıbbının eksikliklerinin en önemlisi; sıklıkla hastaları tek bir organ, semptom, organ sistemi veya tanıya indirgiyor olmasıdır. Örneğin hastanelerde bile hastalar doktorlar arasında “oda 6’daki safra kesesi” veya “ünitedeki kalp krizi” diye adlandırılırlar. Klasik batı tıbbının bizi, yaşamın ve biyolojinin karmaşıklığını farkına varıp bu karmaşıklığı tanı koyma ve tedavi sürecine dahil etmede kısıtladığı noktalar çoktur. Bir hastanın ihtiyaçlarını değerlendirmek için çoğu zaman birden fazla modaliteye ihtiyaç duyulur. Bu da bütünsel veya bütüncül tıbbın alanıdır. Böylelikle hastanın sağlıklı haline geri dönmesi için gereken tüm bileşen ve faktörler derinlemesine ele alınır. Bu ortamda hem doktorlara, hem fizyoterapistlere, hem psikolojik danışmanlara ve hem de beslenme danışmanlarına aynı anda ihtiyaç duyulur.

Vücudun çoklu karmaşıklıklarına ve doğal dünyamızla olan ilişkilerine derinlemesine girilir, hastanın genetiğinin çevresinden nasıl etkilendiği değerlendirilir, toksinler, kimyasal maddeler ve stresin vücuttaki etkileri ele alınır ve en önemlisi insan doğasının doğal besinlere, doğal güneş ışığına, suya, doğal ortamlara ve rahatlama ve neşeye duyulan gereksinimleri vurgulanır.

Bütünsel Tıp, hasta bakım maliyetlerini azaltırken, hasta bakımı sonuçlarını da iyileştirmektedir. Kaliforniya’da büyük bir devlet hastanesinde 160 hasta üzerinde yapılan bir çalışmada, hasta tedavilerinin klasik batı tıbbı ve bütünsel tıp yöntemleriyle birleştirilerek yapıldığı zaman, hastaların semptom iyileşmelerinde artışlar olduğunu gözlemlenmiştir.

Aynı şekilde kanserli hastalar üzerinde yapılan çalışmalarda bütünsel tıp kullanılan hastaların acılarında azalma, iştah, anksiyete, uyku bozuklukları, yorgunluk, bilişsel ve duygusal problemlerinde çok daha olumlu yönde iyileşme olduğu görülmüştür.

Bütünsel Tıbbın uygulanmasının önündeki en önemli engel, konuyla ilgili eğitim eksikliğidir.  Avrupa’dakinin aksine, özellikle Amerika’da hastanelerdeki tıp pratisyen ve terapistleri bu konuya olumlu bakmakla birlikte pek azı bu konuda yeterince eğitimli olduklarını düşündüklerini söylemektedirler. Avrupa’da pek çok ülkede bütünsel tıp ayrı bir ana bilim dalı olarak üniversitelerde okutulmaktadır. Ülkemizde de ne yazık ki konu henüz emekleme aşamasında olup, sadece kısa dönemli kurs ve eğitimlerle desteklenmeye çalışılmaktadır.

Kaynaklar:          * Integrative Medicine as a Vital Component of Patient Care – A. Muacevic & J. R. Adler
*The Difference between Functional Medicine, Holistic Medicine, Natural Medicine and Integrative Medicine – Dr. Scott Resnick

22 Temmuz 2019 Pazartesi

HOMEOPATİ NEDİR?


Grekçe’de “homeos -benzer”, “pathos-hastalık” demektir. Homeopati, “benzeri benzer ile tedavi etme” (similia similibus currentur) prensibine dayanır.

Homeopati 18. Yüzyılın başlarında Alman Doktor Samuel Hahnemann tarafından bulunan ve vücudun kendini doğal olarak iyileştirmesine yardım eden bir tamamlayıcı tedavidir.

Hastalık belirtileri aslında hastalık ile savaşan vücutta meydana gelen değişikliklerdir. Klasik tıp bu belirtileri ortadan kaldırmaya çalışır.  Öksürüğü keser, ateşi düşürür, ağrıyı dindirir. Homeopati ise belirtileri olduğu gibi ele alır, vücudun savunma sistemine dair işaretler olarak görür, bastırmaya çalışmaz.

Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre en sık kullanılan tamamlayıcı tıp yöntemidir. Avrupa’da halkın %50’den fazlası homeopatik tedavi görmekte, doktorların %50’den fazlası homeopatiyi diğer tedavi yöntemleri ile birlikte önermektedir

Fransa’da geçtiğimiz yıllarda yapılan bir araştırmada reçetelenen ilaçların %60’ının homeopatik ilaç olduğu, hastaların %75’inin homeopatik ilaçlara dair daha etkin ve daha az yan etkisiz görüşünde olduğu görülmüştür. Bu konuda ülkemizde henüz bir düzenleme yapılmamış olmakla birlikte, Homeopatik ilaçları genel olarak Avrupa ve İngiltere’deki eczanelerde bulmak her zaman mümkündür.







Homeopatide hastalık tanımı, beden, zihnin ve ruhun “bütün olarak” etkilenmesi, organizmanın tamamının dengesinin bozulmasıdır. Hastalığın sebebi bir organda meydana gelen bozukluk değil bütünün (bedenin yaşam enerjisinin, kendi iyileştirme gücünün) dengesinin bozulmasıdır. Homeopatik maddelerin enerji verici özelliklerinden faydalanarak vücuttaki uyum ve denge yeniden sağlanır. Vücudun savunma ve iyileşme sistemleri güçlenir, bir başka deyişle kişinin yaşama gücünü harekete geçirir. Herkesin DNA sarmalı kendine özgüdür ve bu sarmal o kişinin fiziksel ve psişik özelliklerini belirler. Bu yüzden homeopatide değişik organların bozulmasında değişik ilaç vermek yerine, insanın bütününü kapsayan bir ilaç seçilir.


Bu tedavideki amaç, hastaya zarar vermeden, ılımlı ve güvenilir bir yolla hastalığı tümüyle ve kökten iyileştirmektir.

Sağlık dolu günler.

17 Temmuz 2019 Çarşamba

DAHA SAĞLIKLI BİR HAYAT İÇİN MUTLU OLMAK NEDEN ÖNEMLİ?


Mutluluk, bireyin sevinç, neşe, umut ve güven gibi duyguları daha sık yaşaması ve genel anlamda yaşamından memnun olması şeklinde tanımlanıyor. Tıp ve psikoloji konusunda çalışan akademisyenlerin de sık sık üzerine basarak vurguladıkları gibi mutluluk, ruhsal ve fiziksel sağlıkla doğrudan ilişkili.

Mutluluk aslında kişinin hayatı keyif alarak, anlamlı şekilde yaşamasıdır. Mutlu bireyler olumlu duyguları, olumsuz duygulara göre daha sık yaşarlar. Her şeyden önemlisi mutlu insanlar başkalarına ve çevrelerine zarar vermez, saldırganlık düzeyleri düşüktür. Etkileşimde oldukları insanların hayatlarına zarar vermek bir tarafa, onların mutluluğuna veya psikolojik iyi oluşlarına da katkı sağlarlar.

Bugün mutluluk üzerine yapılan araştırmalar, mutlu insanların daha uzun yaşadığını, daha sağlıklı olduklarını, iş ve özel yaşamlarında daha üretici ve verimli olduklarını ve dolayısıyla da daha başarılı olduklarını ortaya koymaktadır.





Aynı şekilde mutlu ve mutsuz insanları sağlık açısından karşılaştırdığımızda ise mutlular lehine çok önemli avantajlardan bahsedebiliriz. Neden mutlu insanlar daha sağlıklıdır? Çünkü bağışıklık sistemleri daha güçlüdür, daha az ağrı yaşarlar, daha düşük stres düzeyine sahiptirler, hastalandıklarında daha çabuk iyileşirler. Ayrıca yapılan kapsamlı araştırmalar mutlu insanların yaşam sürelerinin belirgin bir biçimde daha uzun olduğuna işaret etmektedir. Örneğin Illinois Üniversitesi ve Texas Üniversitesi iş birliği ile yapılan bir klinik çalışmada mutlu olduğunu söyleyen kişilerin, kendilerini mutsuz olarak tanımlayan kişilere oranla %14 oranında daha uzun yaşadıklarını tespit etmişlerdir. Tabi bunda fiziksel olarak hastalıklara yakalanma oranlarının düşük olması kadar, riskli davranışlara daha az girmeleri de önemli bir etmendir (örneğin güvenli bir cinsel hayatı tercih etmeleri, araba kullanırken emniyet kemeri takmaları, daha az hayati riski olan durumlara kendilerini sokmaları vb.).


Unutmayalım ki pozitif ruh halindeyken, stresle ilişkili hormonlarımız daha az salgılanır, vücut direncimiz artar ve hatta yara iyileşmelerinde hızlanmalar bile görülür. Mutluluğun tek başına sağlığımızla ilgili en önemli bağlantısı belki de hormonal durumumuza olan etkisidir. Hormon düzensizlikleri veya stres hormonlarındaki artış direkt sağlığımızı birincil derecede olumsuz etkileyen etmenlerin başında geliyor. Tam tersi hormon salgılarımızdaki düzenlilik ve yeterlilik ise sağlığımıza olumlu etkenlerin başında gelir.

Doğru beslen, egzersiz yap, yeterince ve kaliteli uyu, bol su iç uyarılarına “Mutlu olmak için çaba göster, kronik öfkeden uzak dur” uyarısını da eklememiz gerekiyor. Yapılan tüm çalışmalar gösteriyor ki mutluluğun ve olumlu duyguların daha sağlıklı olmaya ve daha uzun yaşamaya önemli bir katkısı var.

Mutlulukla ve sağlıkla kalın.

21 Haziran 2019 Cuma

Biorezonans ve MORA Terapi Nedir?

Özellikle son zamanlarda adını sıkça duyduğumuz ve aşina olduğumuz biorezonans, en yalın tanımıyla bir enerji tıbbı yöntemidir. Rezonans kelimesi elektronikten gelir ve iki eş elektriksel sinyalin birbirini seçmesi ve ilişkiye geçmesi olarak tanımlanabilir. Biyolojik sistemler için rezonans fenomenini kullanan yöntemlere ve teknolojilere genel olarak biorezonans adı verilir. Biyofiziksel bir teknik olduğu için kimyasal ilaçlar ve herhangi başka bir madde kullanılmaz. Yöntem elektromanyetik frekanslarla uygulanır; ama tahmin edildiği veya korkulduğu gibi yoğun ve tehlike arz eden bir frekans değil, biorezonans cihazından yayılan elektromanyetik frekansın gücü neredeyse bir cep telefonundan yayılanın binde biri kadar.

Bu tıp yöntemi, hücreler arasındaki ve vücudun bütünü içindeki iletişimi bozan yabancı frekansların ortadan kaldırılması vücut üzerindeki stresi ortadan kaldırır ve sistemin düzgün biçimde işleyebilmesini sağlar. Rezonanslar, özellikle elektromanyetik rezonanslar, fiziksel sağlık için büyük önem taşır. İnsanların, hayvanların ve hatta bitkilerin sağlığı, her bir somatik hücre ve her bir organ tarafından oluşturulan bu spesifik rezonansların bozulmadan kalmasına bağlıdır. Sadece tüm enstrümanları doğru akort edildiğinde uyum içerisinde performans sergileyebilen bir senfoni orkestrası gibi, insan vücudu da rezonansları ve elektromanyetik frekansları doğru ve doğayla uyumlu olduğunda ideal bir şekilde çalışır. Bu yöntem, non-invasiv ve yan etkisiz olduğundan uygulama basittir, bu da yöntemin çığır açmasında ve etkin bir şekilde kullanmasında büyük rol oynuyor. Yan etkisi olmayan bu yöntemde bilinmesi gereken en önemli unsur ise kalp pili olanlarda, organ nakli yapılmış kişilerde ve gebeliğin ilk 3 aylık döneminde kullanılmamasıdır.

 

Peki biorezonans yönteminin temelini oluşturduğu MORA ve MORA Terapi nedir? Öncelikle kelimenin etimolojisinden başlarsak MORA ismi bu tekniğinin yaratıcısı Dr. Franz MOrell ve Eric RAsche'nin soyadlarının baş harflerinin birleşiminden doğuyor. Dr. Morell, yetmişli yılların ortalarında damadı Elektronik Mühendisi Eric Rasche ile birlikte, vücudun kendi rezonanslarını (salınımlarını) kaydedebilen, analiz edebilen, düzeltebilen ve ardından düzenlenmiş salınımları insan vücuduna geri verebilen bir cihaz geliştirdi. Bu, klasik Biorezonans metodunun doğuşuydu. Özellikle Almanya ve Avrupa ülkelerinde biorezonans metodu olarak adlandırılan tamamlayıcı – integratif tıp akımının başlamasına neden oldu. 35 yıldır, bilimsel çalışmalarla da desteklenen Morell-Rasche yöntemi yıllar içinde terapi etkinliği ve başarısı nedeniyle tüm dünyada yaygın bir şekilde kullanılan bir yöntem haline geldi. Bu nedenledir ki pek çok farklı yöntem ve cihaz da biorezonans isminin saygınlığı dolayısıyla aynı işlevleri yapmamasına rağmen bu ismi kullanmaktadır. İsim benzerliklerinin yanıltıcı olmaması adına ve MORA cihazıyla yapılan uygulamaların kendine has etkinliğinden dolayı bu sitede bahsedilen yöntem MORA Terapi olarak anılıyor.

Homeopati olarak bilinen ve tüm dünyada hızlı şekilde yayılan bir tamamlayıcı tıp yönteminin, geleneksel Çin tıbbının temel önermeleriyle harmanlanması ve bu bilginin yüksek teknolojiyle birleştirilmesi MORA Terapi’yi yarattı. Homeopati de yaklaşık 200 yıl kadar önce yine Almanya’da Dr. Hahneman tarafından standardize edilmiş çok eski bir tedavi yöntemi.
Tüm bu tedavi yöntemlerinin ana kullanım alanları;
  • Sigara ve Alkol Bırakma
  • Kronik Ağrı Tedavisi
  • Alerji Tedavileri
  • Obezite / Kilo Verme.
Mora Terapi’nin tedavi yöntemlerini ise 3 maddede tanımlayacak olursak, elektromanyetik frekanslar;

·    Cilt üzerine konulan elektrotlar yardımıyla,
·        Cihazın giriş yeri içerisine konulan maddeler yardımıyla (örneğin sigara ya da alerjen madde),
·        Cihazın giriş yeri içerisine konulan patolojik vücut sıvıları (örneğin idrar yolu enfeksiyonu olan bir kişinin idrarı) yardımıyla cihaz içine alınır. Optik uncoupling/ayırma uygulandıktan sonra frekans, MORA’ya özgü bir filtre içinden geçirilerek sabit fazlı olarak ters çevrilir ve kişinin vücuduna verilir.

Tıp endüstrisinde çığır açan bu tedavi yöntemi hakkında daha fazla bilgi almak, faydalanmak isterseniz, bu “sağlıklı teknolojiyi” ülkemizde uygulayan Mora Türkiye’ye web sitemizden, sosyal medya kanallarımızdan (Instagram, Twitter, LinkedIn, Facebook) linklere tıklayarak, isterseniz de 0 216 405 14 52’i arayarak ulaşabilirsiniz. Unutmayın, siz sağlığınız için bir adım atmaya karar verdiğinizde biz de sizinle bu yolu birlikte ilerlemek isteriz.


Herkese sağlıklı günler! J




7 Haziran 2019 Cuma

Sağlık Endüstrisinde Gelişmeler: 3D Yazıcı ve Katmanlı İmalat

3D yazıcıların (üç boyutlu baskı) ve katmanlı imalatın kullanılmaya başladığı tarihin başlangıcına baktığımızda öncelikle eşyaların basıldığını görebiliriz; telefon kabı, gözlük, ayakkabı, elbise, mimari modeller… Ve şimdi sağlık sektöründe yapay organ basımı denemeleri, eksik kemik parçalarını tamamlama ve kişiye özel protez yapımı gibi araştırmalar ile geleceğin umut ışığı olma yolunda hızla ilerliyor. Yakın tarihte teknoloji ve sağlığın en verimli buluşması diyebilir ve heyecanla 3D imalat ürünlerini bekleyebiliriz: Çünkü bu teknoloji birçok hayali gerçeğe dönüştürüyor!

3D üretim teknolojisinin sağladığı faydaları biraz daha açacak olursak uzman sağlıkçı Jimmie Beacham'ın yorumuna bakabiliriz: “3D baskı birçok insana fayda sağlayabilir. Tarama süreci sonrasında hastalarıyla konuşan doktorlar, modeli kullanarak sorunun kaynağını görsel olarak anlatabilir ve konunun daha net anlaşılmasını sağlayabilir. Bu modeller, karmaşık ameliyatların planlama aşamasında cerrahlara yardımcı olabilir. Cerrahlar için zorluk yaratan konulardan biri, organ konumunun her insanda bire bir aynı olmamasıdır. Bu modeller sayesinde, bir organın sıra dışı bir açıya veya farklı bir şekle sahip olduğu durumlarda, doktorlar bunu önceden görebilir, hastanın vücuduna dalıp sorunu bulmaya çalışmak yerine önceden daha detaylı plan yapabilirler.




Gün geçtikçe kullanımı artan 3D yazıcılardan üretilen protezler, yapay organ denemeleri gelecekte günümüzde sorun olarak görülen birçok hastalığa çözüm olacak gibi duruyor.  Günümüzde yaşam şartlarını geliştirmenin yanı sıra 3D Printerlar hayat kurtarmayı da başarıyor. İngiltere’de 3 boyutlu yazıcı kullanılarak üretilen leğen kemiğinin nakledildiği bir kanser hastası baktığımızda değnek yardımı ile yürümeyi başarabiliyor.  Bir diğer önemli hayat kurtaran operasyon ise Hollanda’da görüyoruz. 23 yasındaki bir hastanın kafatası 3D yazıcıdan üretilmiş sentetik bir kafatası ile değiştiriliyor ve bu yöntem ile hastanın önceki  yöntemlere göre daha olumlu bir sonuç veriyor. Hasta beyin fonksiyonlarını çok daha rahat şekilde geri kazanıyor. Tüm bu uygulamaların yanında sektörde medikal alanda 3 boyutlu yazıcılar ile yapay organ üretilebilmesi için çalışmalar dünyada tüm hızı ile sürdürülüyor.

Bilindiği gibi çoğu acil vakalarda özellikle bel bölgesinde veya beyin mekanizmasında meydana gelen kazalarda acil bir yardıma ihtiyaç vardır. Hastaya hemen müdahale edilmesi gerekiyordur ama uygun parçaları bulmak bazen haftaları bazen ise yılları alacaktır. Mesela geçen günlerde yurt dışında meydana gelen bir beyin kanaması geçiren hasta,  3D yazıcılarla yapılan implant sayesinde sağlıklı bir şekilde hayata döndürüldü. Böbrek nakli bekleyen hastalar içinde uygun böbreği bu yazıcılardan çıkartıp sağlıklı bir yaşama kavuşmasında etkili bir yöntem 3D yazıcılar, ilk başta prototip amaçlı kullanılmasına rağmen artık birçok organ naklinde de kullanılmaya başlandı. Böylece sağlık bakımından kötü durumda olan insanlar için büyük bir ışık kaynağı oldu. Çünkü bu yazıcılar inanılmaz şeylere imza atabiliyorlar. Gerektiği zaman organ yapımında kullanılabiliyor. Gerekli olduğu zaman sağlık bakımından artık yaşaması zor olan kişileri tekrar hayata döndürebiliyor. Bunlar mucizevi gibi görünse de gerçek. Bakalım bizleri daha neler bekliyor!


31 Mayıs 2019 Cuma

HEALTH SCANNER İLE ÖNEMLİ SAĞLIK DEĞERLERİNİZİ SADECE 60 SANİYEDE ÖĞRENEBİLECEĞİNİZİ SÖYLESEK!


Bütünsel (tamamlayıcı) tıp nedir, klasik tıptan farklı olarak hastalık belirtilerini ortadan kaldırmak için değil hastalığa sebep olan sağlık sorunlarını ortadan kaldırmak için geliştirilen yöntemler bütünüdür. Sağlıklı insan, bir bütün olarak sağlıklıdır. Beden, zihin ve ruh hepsi birlikte düzgün ve doğru işleyiş gerçekleştiriyorsa tam sağlıktan söz edilebilir. Bütünsel tıp iyileşmeyi beden, ruh ve zihin kombinesiyle yani bir bütün olarak ele alır. Örnek verecek olursak, zihinsel anlamda sağlıksız bir vücudun bedensel sağlığını da ruhsal sağlığını da kaybetmesi oldukça olasıdır. Bütünsel tıp, insan sağlığının çevresiyle ve yaşam tarzıyla da oldukça önemli olduğunu vurgular.

Tamamlayıcı tıp da Mora Terapi cihazları geliştirilmiştir. Bu cihazlar insan vücudunda doku ve sistemler arasındaki iletişimin elektro manyetik dalgalar yoluyla gerçekleştiği temeline dayanmaktadır. Mora Terapi cihazları biorezonans metodunun başlangıcı olarak kabul edilir. Gelişen teknolojinin de katkısıyla günümüzde pek çok farklı sağlık sorununun tedavisi için kullanılır hale gelmiştir.

Peki Health scanner nasıl etki eder?  Ana cihaza bağlı olarak bulunan el sensörü avuç içerisinde 60 saniye tutulduğunda kalp ritmi, böbrek fonksiyonu, karaciğer fonksiyonu, kemik hastalıkları, vücut toksinleri, beyin sinirleri, ağır metaller, aminoasitler, vitamin, mineral, eser element, cilt, göz, prostat, jinekoloji ve göğüs gibi 40’a yakın alandaki sağlık analizi 60 saniyede ölçülür. Hücre ve organların manyetik dalgalarını nano ve mikro boyutlarda ölçerek değerlendirme yapar. Tanı ve tedavi için birçok bilgiyi almanıza yardımcı olur. 40’a yakın sağlık değerini referans değerleriyle birlikte veren Bionic Health Scanner, kişiye değerlerini referans değerleri ile karşılaştırma imkanı verir. Health scanner ile yapılan düzenli ölçümler hasta durumunun kontrol edilmesini ve takip edilmesini oldukça kolaylaştırmaktadır. Health Scanner ile bulunan tüm çözümsel sonuçlar hastanın sağlığı için birer ipucu değeri taşımaktadır. 




            

27 Mayıs 2019 Pazartesi

Çağımızın ve Çoğumuzun Sorunu: Stres!

“Stres” gündelik hayatımızda büyük bir yer kapladığından dolayı “stres kavramı” hepimizin aklında bir şeyler canlanıyor. Gündelik hayatta bu kadar çok kullanım alanına sahip olup bu kadar ‘yanlış kullanılan’ bir kavrama rastlamak kolay değildir. Bu kavramın yozlaşmasının önemli bir sebebi insan vücudunu doğrudan etkileyen bir “hormonal olay” olmasıdır. İnsan hastalıklarının sebebi ve çözümlerinde doğrudan veya dolaylı bir rol oynaması stres kavramının halkın yoğun kullanımına girmesine ve sonuç olarak yozlaşmasına sebep olmuştur. Bunlara rağmen insanların genel kanısının aksine her olayı stresle bağdaştırmak doğru değildir. Hatta size ilginç gelecek bir bilgi daha, stres yönetildiği zaman yararlı bile olabilir! 
Stresin pek çok ciddi sağlık problemine yol açtığı söylenmesine rağmen Kaliforniya Üniversitesi’nde psikiyatri doçenti Kirsten Aschbacher gibi araştırmacıların çalışmaları sonucunda stresin yaşlanma karşıtı etkileri olduğu kanıtlanmış görünüyor. Yine Kaliforniya Üniversitesinde stresin biyolojisini beynin endişe durumlarına ve travmatik olaylara tepkisini moleküler düzeyde inceleyen Yardımcı Doçent Daniela Kaufer ise yine kısa süreli ve az yoğunluklu olarak tanımladığı iyi stresin dikkati ve zihinsel performansı artırdığını; hafızayı güçlendirdiğini söylüyor. Peki genel olarak strese karşı nasıl düşünmeli ve nasıl davranmalıyız?


Düşük seviyeli stres yaratan durumlar, nörotrofin adı verilen beyin hücresi üretimini tetikleyerek ve beyin içinde yer alan nöronlar arasındaki bağlantıları güçlendirerek üretkenliği ve yaratıcılığı artırıyor. Yapılan incelemeler doğrultusunda, stresin hafıza ve öğrenme süreci üzerinde de olumlu etkileri olduğunu gösteriyor. Birkaç saati geçmeyen orta dereceli stres yaşanması, az miktarda üretildiğinde bağışıklık sisteminin güçlenmesine yardımcı olan kortizol hormonlarının üretilmesini sağlıyor. Vücut, stres karşısında alarma geçerek kendisini muhtemel bir yaralanma ya da enfeksiyona karşı da koruma durumuna alıyor. Bağışıklık sisteminin düzenlenmesinde önemli role sahip bir kimyasal olan interlökinin fazladan üretilmesi için çalışmaya başlayan biyolojik yapı, geçici de olsa yüksek güvenlik durumuna geçiyor.

Stresle başarıya ulaşmak ve stresi eğlenceye çevirmek de mümkün!

Kabul edilebilir düzeydeki “iyi stres”, bir hedefe ulaşırken önemli bir motivasyon unsuru oluyor. Aynı; işlerin teslim süresinin, sınav zamanının ya da ödeme vadesinin yaklaştığı zamanlarda daha yaratıcı çözümler bulunup üretkenliğin artması gibi stres de daha hızlı ve daha üretken çalışılması yönünde kişiyi teşvik ediyor. Psikoloji uzmanları; iş yerindeki, spor karşılaşmasındaki ya da yaratıcı bir etkiye ihtiyaç duyulan müzik performansı, resim veya tiyatro gibi sanatlardaki başarının da kimi zaman “ilham” olarak da tanımlanabilen baskı kaynaklı bu “akış hâli” sayesinde yakalandığını söylüyor.

Elbette ki stres, sadece kişinin kontrolü dışında oluşmuyor. Dış etkenlerden kaynaklanan stresin iyi yönleri olduğu gibi bir de kişinin kendi iradesiyle yaşamayı tercih ettiği stresler bulunuyor ki onların da hayatı daha eğlenceli kılmak gibi bir fonksiyonu bulunuyor. Zaten sağlığa en yararlı olan da hayattan zevk alabilmek olduğundan bu türden stresleri bilinçli olarak yaşamayı tercih etmek gerekiyor. Ve sen olarak aşağıdaki maddeleri uygulamamızda hepimiz için fayda var;

1.      Stresin neden kaynaklandığını bulun,
2.      Zor zamanlardan geçtiğinizi kabul edin ve bunun için bir şeyler yapın,
3.      Size nelerin iyi geldiğini hatırlayın ve tekrar tekrar yapın,
4.      Bir uzmanla görüşün.

Yazımız umarız ki faydalı olur. Herkese stresten uzak yıllar!






17 Mayıs 2019 Cuma

Sindirim Dostu ve Düşmanı Besinler!


Sağlıksız beslenme, sigara, alkol ve stres derken bağırsaklarımızdaki iyi bakterilerin sayısı zamanla azalabiliyor. Bunun sonucunda sağlıklı bağırsak floramız bozularak hastalıklara davetiye çıkarıyor. Bağırsaklar, sindirim sistemimizin düzenli ve sağlıklı bir şekilde çalışmasını sağlayan en önemli organlardan biridir hatta başında gelir. Eğer yanlış bir beslenme alışkanlığına sahipseniz, sindirim sisteminiz doğru bir şekilde çalışmaz ve tuvalete çıkamama durumu, çok tuvalete çıkma durumu, ishal, kabızlık, gaz, şişkinlik gibi birtakım sağlık sorunlarıyla karşılaşabilirsiniz. Yazımızın devamında sindirim dostu olan ve olmayan besinleri sizinle paylaşacağız. Önce sindirimi zorlaştıran besinlerle başlayalım!






İlk sıralara birçoğumuzun maalesef çok sevdiği kahve ve çikolotayı eklesek yanlış yapmış olmayız. Bu besinlerin barındırdıkları bazı maddeler yemek borusundaki alt ucu gevşettiği için reflü şikâyetlerinin artmasına neden oluyor. Dolayısıyla bayram boyunca özellikle reflüye eğilimi olan kişilerin bu ürünleri tüketirken dikkat etmesi gerekiyor. Süt ve sütlü tatlılarda bulunan laktoz midede şişkinlik ve gaza neden olduğu için, bu iki besin aslında hepimizin aşina olduğu bir sindirim sistemi düşmanı. Bunun yerine yoğurt, peynir ve laktozsuz süt ile kalsiyum ihtiyacınızı karşılayabilirsiniz. Reflünüz varsa ve tetiklenmeye müsait se acı kırmızı biber de uzak durmanız daha sağlıklı olacaktır; çünkü küçük çapta hemoroidi olan bir kişiyseniz dahi, çok acılı yemekler hemoroidin büyümesine, hatta kanamaya neden olabilir. Gazlı içecekleri ve kızartmaları hâliyle söylemimize bile gerek yok ama olsun, biz yine de söyleyelim. Uzak dursanız iyi olur!

Bu kadar “zarar adına bilgi” yeter diyorsanız sindirim sistemi arkadaşlarımızdan bahsetmeye başlayabiliriz.

Yüksek oranda lif içeren fasulye, bezelye ve mercimek gibi baklagiller sağlıklı bir bağırsak hareketine yardımcı olabilir. Bağırsakları çalıştıran bakliyat ürünleri aynı zamanda protein ve demir gibi mineraller açısından doğru bir kaynak. Aynı şekilde kuru meyveleri de sindirim sistemi dostu olarak tanımlayabiliriz. Örnek verecek olursak; 3 adet kurutulmuş incir 1.5 gram, 2 adet kuru kayısı 1.7 gram ve 3 adet kuru erik yaklaşık olarak 1.9 gram besin lifi içeriyor. Bu dostlar arasına taze meyvelerin de birçoğunu hatta neredeyse hepsini dahil edebiliriz. Meyveler lif bakımından zengindir ve günlük ihtiyacınız olan vitamin ve minerallerin çoğunu almanıza yardımcı olur; yüksek lif içeren meyveler arasında da kabuklu elma, portakal, çilek ve muzu sayabiliriz. Ve tabii ki tüm sebzeler; ancak ilk sıraya alacaklarımız kesinlikle enginar, brokoli, şalgam, mısır, Brüksel lahanası ve çok sevdiğimiz patates olmalı. Peki bu liflerin sindirilmesi gerekmiyor mu? Gıdalar yoluyla alınan liflerin sindirilmesi, bağırsakların daha kolay çalışması için gün boyu alınan sıvı miktarı önem taşımaktadır. Bu sıvının kahve ve çay gibi içecekler yerine su olarak alınması gerekmektedir. Yetersiz su tüketimi bağırsakların sertleşmesine ve tuvalete çıkmada zorlanmaya neden olabilir. Bir de kendi başına bağırsak dostu besinlerimiz mevcut, onları da maddeler hâlinde sıralayacak olursak:

1.      Kefir,
2.      Yoğurt,
3.      Badem,
4.      Turşu,
5.      Somon,
6.      Rezene çayı,
7.      Papatya çayı.

Unutmayın, Mora Terapi ile tanışarak tüm bu olumsuzlukların önüne geçebilecek ve sorunları tamamıyla ele alacak bütünsel sağlık hakkında bilgi sahibi olabilir ve bu çağın ötesinde terapi yöntemleriyle sağlık özgürlüğüne kavuşabilirsiniz. Herkese sağlıklı günler!

3 Mayıs 2019 Cuma

Ağır Metal Zehirlenmeleri Hakkında Ne Kadar Bilgiliyiz?

Sanayileşme, insanların yaşam alanlarındaki toksik ağır metallerle iyiden iyiye tanışmasına sebep oldu desek yanılmayız. Sanayileşmenin kirlettiği doğada yetişen bitkisel ve hayvansal gıdaların alımı, denizlerin kirlenmesi, geri dönüşümlü kullanılan malzemeler, yakıtlar ve bunların kirlettiği havada adeta insanoğlu kendini ister istemez zehirleyebiliyor. Ağır metaller, çevre şartlarına dayanıklı olduklarından insan ve diğer canlılarda birikebiliyorlar. Bunu biyoakümülasyon; çevrede bulunan ağır metallerin zaman içinde organizmada birikmesi şeklinde ve biyomagnifikasyon; besin zincirindeki küçük canlılardan daha büyük canlılara doğru gittikçe katlanarak birikmesi şeklinde yapmakta. Peki ağır metaller bizleri spesifik olarak ne yönde olumsuz etkiliyor?

Hâlsizlik, konsantrasyon bozukluğu, iştahsızlık, kas ya da eklem ağrıları, kansızlık problemi gibi pek çok farklı durumda gereken ilk nedenlerden bir tanesi de ağır metal zehirlenmeleridir. Bu, düşünüldüğünden çok sık rastlanan bir sorundur ve birçok farklı semptomla hayatımızda karşımıza çıkabilir. Ağır metal zehirlenmesinden muzdarip olmamız için sanayi işçisi olmamız da gerekmiyor; modern yaşamın her alanında ağır metallere maruz kalıyoruz. Şehir hayatında aldığımız her nefeste, hatta yemek pişirdiğimiz tava, içtiğimiz suyla bile ağır metallere maruz kalabiliyoruz. Ağır metal deyimiyle genel olarak vücudun gereksinimi olmayan endüstriyel ve sanayi ürünleriyle alınan toksik etkili elementler kast edilir. Kurşun, cıva, arsenik, alüminyum, kadmiyum gibi ağır metaller vücuda besinlerle, içme sularıyla hatta hava yoluyla buhar olarak girer, yumuşak dokularda birikip uzun yıllar kalır ve anneden çocuğa da geçme riski teşkil eder.



Olası olumsuzluklardan bahsedip biraz moralinizi bozmuş olabiliriz. Ama merak etmeyin, yazımızın bu bölümünde ağır metallere karşı koymak için neler yapmamız gerektiğinden ve “ağır metal detoksu”ndan bahsedeceğiz.

Öncelikle ve kesinlikle nedeni bilinmeyen kronik yorgunluk, kansızlık, halsizlik, savunma sistemi zayıflığı, kas, eklem ağrıları ve depresyon gibi sorunlarda vücutta ağır metal birikimi olup olmadığının kontrolü için gerekli testler yapılmalıdır. İthal, güvenliği zayıf oyuncaklardan çocukları uzak tutmalı, kaynağı belli olmayan boyalı seramikleri, teflonları, mutfak malzemelerini kullanmamalıyız. Gıda konusunda ise hepimizin çocuk yaştan itibaren öğrendi gibi sebze ve meyveleri iyi yıkamalı, içecek ve yiyecek ile temas eden alüminyum folyoların ısı ile temasından kaçınılmalıdır. Ucuz kumaş boyası, plastik baskı vb. gibi tehditlere karşın aşırı kalitesiz giyim ürünleri de bu konuda tehdit unsuru. Deniz ürünlerini dikkatli tüketmeli, hava kirliliğini ciddiye almalı, mümkünse trafik yoğunluğundan uzak bölgelerde yaşamak tercih edilmelidir. Ve tabii ki sigaradan kesinlikle ve kesinlikle uzak durulmalıdır.
Son olarak ise ağır metal detoksu için oldukça önemli besin takviyelerinden bahsetmemiz gerekir. Aşağıdaki yiyecek ve içecekler, dünya tarafından da bu konuda kabul görmüş, ağır metal zehirlenmesinin etkilerinden korunmak için rutin beslenme planımıza entegre edilebilir:

•        Brokoli
•        Brüksel lahanası
•        Kereviz
•        Kişniş
•        Lahana
•        Mantar
•        Fesleğen otu
•        Havuç
•        Ispanak
•        Pazı
•        Karalahana
•        Maydanoz
•        Narenciye (portakal, greyfurt, limon)
•        Sarımsak
•        Soğan
•        Spirulina
•        Zencefil
•        Zerdeçal

Yukarıdaki tüm besinlerin dahil edilebileceği ağır metal detoksuna yardımcı olabilecek besinlerden oluşan beslenme planı ve şelasyon terapisi ağır metalleri vücuttan uzaklaştırma yöntemlerinden bazılarıdır. Mora Terapi yönteminde ise yapılan elektro akupunktur testi ile vücudunuzda birikmiş ağır metaller tespit edilebilmekte ve ağır metal detoksu terapilerimizle birlikte yapılan şelasyon terapisi ile ağır metaller vücuttan uzaklaştırılabilmektedir. Yeni ve fonksiyonel, kişiye özel tedavi imkanı sunan “Mora Optima” opsiyonu ile çok geniş ve farklı endikasyonlarda otomatik çalışma imkanı sağlar. Tüm hasta bilgilerine, istenildiğinde Yeni Mora NOVA’daki veri saklama özelliği sayesinde kolaylıkla ulaşılabilir. Ağır metal ve yeni tüm diğer testler çok daha kolay bir şekilde uygulanabilir.

Herkese ağır metalden uzak, sağlıklı günler!


19 Nisan 2019 Cuma

Neden Antibiyotik Kullanırken Dikkat Etmeliyiz?

Antibiyotikler, enfeksiyon tedavisinde kullanılan ilaçlar olarak tanımlanır. Bakterilerin neden olduğu hastalıklara da enfeksiyon denir. Kelime anlamı ile de “antibiyotik” terimi, “hayata karşı” anlamına geliyor. Antibiyotikler de bakterileri çeşitli mekanizmalarla öldüren ve çoğalmasını durduran ilaçlar olarak enfeksiyon hastalıklarının tedavisinde kullanılır. Bazı antibiyotikler kısıtlı sayıda farklı bakteri türü ile savaşabilirken, bazıları ise “geniş spektrumlu” yani pek çok bakteri türüne etki edebilme niteliğine sahip. Sonuç olarak baktığımız zaman antibiyotikler birçoğumuzun hayatında olmazsa olmazların başında geliyor.

Ülkemizde reçetesiz antibiyotik alınamaması, bilinçli antibiyotik kullanımı konusunda farkındalık oluşturulması gibi tedbirlerle antibiyotik kullanımı yılda 250 milyon kutu gibi inanılmaz bir sayıdan yaklaşık 170 milyon kutuya düştü; ancak bu sayıya rağmen hâlen dünyada ve Avrupa’da en çok antibiyotik kullanan ülkelerin başında geliyoruz. Antibiyotikler diğer ilaç türlerine oranla maalesef en fazla suiistimal edilen ilaçlar arasında yer alıyor. 



Öncelikle bilinen en büyük yanlışlardan birisiyle başlayalım: Antibiyotik ateş düşürmez; sadece uygun doz ve şekillerde kullanıldığı zaman hastalığın kaynağı olan enfeksiyonu ortadan kaldırdığı için ateş düşer. Bu duruma soğuk algınlığı ve gribi de ekleyebiliriz, çünkü soğuk algınlığı ve grip çoğunlukla kendi kendine iyileşebilen hastalıklardır ve antibiyotik alımı gerektirmez. Aynı şekilde antibiyotikler herhangi bir ağrıyı dindirmez, burun akıntısı veya öksürük problemlerini de hafifletmez. Tüm ilaçlarda olduğu gibi yaygın ve yanlış kullanımda hızla direnç gelişir ve ilacın faydalı olacağı zamanlarda etkisi dirence bağlı olarak düşer. Antibiyotikle ilişkili olarak ishal oluşabilir, bağışıklık sistemine zarar verdiği ve vücuda yararlı mikroorganizmaların olduğu florayı değiştirdiğinden antibiyotik direnci gelişip, hastalıklar daha ciddi boyutlara ulaşabilir. Peki antibiyotikleri ne zaman ve nasıl kullanırsak faydalı sonuçlar alabiliriz?

İdeal antibiyotik kullanımında doğru tanı sonrası doğru ilaç tedavisi çıkış noktası olmalı. En uygun yoldan, etkin dozda, optimum aralıklarla ve uygun süreyle antibiyotik verilmelidir. Doğru antibiyotik kullanımı için,  mikrobiyolojik olarak kanıtlanmış bakteriyel bir enfeksiyonun varlığı sorgulanmalı. Buna “akılcı antibiyotik kullanımı” adı verilir. Akılcı antibiyotik kullanımı doğrultusunda uygun antimikrobiyal tedavi; hastalık şiddet ve süresinin kısaltılması, kronikleşmenin önlenmesi ve komplikasyonlar açısından oldukça önemlidir.

Unutmayalım ki akılı antibiyotik kullanımı, dünyada giderek yaygınlaşan ve bakteriyel enfeksiyonların tedavisini güçleştiren antibiyotik direncinden, aşırı antibiyotik kullanımının tıbbi, ekonomik ve toplumsal sakıncalarından koruyarak, sağlıklı kuşaklar oluşmasına katkı sağlar. Herkese sağlıklı ve enfeksiyondan uzak günler!

5 Nisan 2019 Cuma

Müziğin ve Sporun, Ritmin ve Vücudun Eşsiz Harmonisi!

Müzik ve spor; ayrı ayrı ele alındığında milyonlarca insanın vazgeçilmezleri arasında. Bazıları içinse ikisi birlikte de birbirinden asla ayrılmayacak konumda. Hayatınızda yer edinen ayrılmaz ikilileri düşünün; bir tanesine sahipseniz bile zihniniz direkt olarak öbürünü düşünecek ve yüksek ihtimalle onu da isteyip elde edeceksiniz. Hâl böyleyken müzik ve spor ikilisinin kimseye herhangi bir zararının olmaması, aksine uygulayan herkese yarar sağlayacağını bilmek de bu yazımızı keyifle okuyacak tüm takipçilerimiz için ekstra önem taşıyor!

Müziğin faydaları çağlardır tartışılıyor ve bilimsel olarak detaylıca inceleniyor; hatta Osmanlı dönemindeki Beyazıt Külliyesi’nde akıl hastalarının müzikle tedavi edildiği özel odalar bile bulunuyordu. Günlük hayatımızda müziğin psikolojik faydalarını düşündüğümüzde en basit hâliyle eğlenmek, konsantrasyon sağlamak ya da “kafa dağıtmak” için etkili olduğunu söyleyebiliriz. Burada bahsettiğimiz “kafa dağıtmak” fiilini zihnimizdeki kalabalık düşüncelerden arınıp, meditasyon misali tam konsantre olma durumu olarak düşünebilirsiniz.

Özellikle bireysel sporlarda konsantrasyon çok önemli. Örneğin birçok sporcuyu yarış öncesinde kulaklıkla görmenizin sebebi de budur. Bireysel sporları bir kenara koyarsak takım sporlarında da müzik, antrenman ve maç öncesi ısınma sırasında birçok sporcunun en iyi arkadaşı durumuna geliyor. Yanlış anlaşılma olmasın; müziği sporumuza katmamız ve bundan zevk veya fayda sağlamamız için tabii ki de profesyonel bir sporcu olmamıza gerek yok. Müzik evrensel ve herkes içindir; aynı spor gibi.                               


Müzikle rahatlama branş fark etmeksizin çok sık kullanılan bir yoldur. Günümüzde araştırmalar müziğin, egzersiz sırasında ve rahatlamada verimli etkileri olduğunu gösteriyor. Kanada'daki McGill Üniversitesi'nden David Levitin ve ekibinin araştırması, müzik dinlerken beynin morfin gibi etki gösteren opioid kimyasalını salgıladığını ve bunun da spor esnasında oluşan ağrıları azaltmaya yardımcı olduğunu gösterdi. New Scientist dergisinde yayınlanan Levtin ve ekibinin çalışmalarına göre müzik bağışıklık sistemini güçlendiriyor ve stresi de azaltıyor.

Yine bu doğrultuda yapılan incelemelerde müziğin; dayanıklılık ve yüksek performansı sürdürmeyi gerektiren antrenmanlarda veya egzersiz sırasında, performansın süresini artırdığı ve büyük geri kazanım sağladığı tespit edilmiş. Örneğin ağırlık kaldırmada, ağırlığın kaldırıldığı süre ile seçilen müzik bölümlerine ayrılarak, aynı şekilde sürekli motivasyonun yükseltilmesi sağlanmış. Örneğin koşu yapıyorsak da tempomuzu müziğin ritmine göre rahatlıkla sabitleyebiliriz.

Hepimiz farklı zamanlarda farklı tarzlarda müzikler dinlemeyi severiz. Özellikle de bir iş yaparken, konsantre olmamız gerektiği anda, yorgun olduğumuz anlarda, sevinçli ve mutlu anlarımızın hepsinde farklı müziklerden hoşlanırız. Eğer siz de spor yaparken daha fazla çalışabilmek, sporu daha eğlenceli hâle getirmek ve daha fazla sonuç elde etmek istiyorsanız; kendiniz için sevdiğiniz müzik parçalarından oluşan bir liste oluşturabilir
ve bu müthiş ikiliyi yaşamanız boyunca bir arada uygulayabilirsiniz.

Bol müzikli sporlar!





22 Şubat 2019 Cuma

KRONİK İNFLAMASYON (ENFLAMASYON)


İnflamasyon (Enflamasyon), daha sık duyduğumuz adıyla yangı veya iltihap, vücudun zararlı bir etkeni durdurmak için verdiği doğal bir cevaptır. Bileğimiz burkulduğunda, elimiz yandığında ya da bir yerimiz kesildiğinde ağrı, sıcaklık hissi, kızarma ve şişme gibi akut (kısa süreli) inflamasyon belirtileri vücudumuzun başlattığı reaksiyonun göstergeleridir.

İnflamasyon aslında vücudun hasar gören bir bölgesinde enfeksiyonu önlemek, doku onarımını başlatmak gibi nedenlerle başlattığı bir süreçtir. Bu gibi akut durumlarla ilişkili inflamasyon aslında hayatımızı kurtaran bir tepkidir. Beyaz kan hücreleri hasarlı bölgeye gelerek ve orada hızla çoğalabilecek ölümcül bakteriler gibi yabancı etkenlerin ortadan kaldırılmasını sağlamaktadırlar.

Akut inflamasyon vücudun savunma sisteminin enfeksiyon oluşumunu engelleyebilmesi için geliştirdiği bir korunma mekanizmasıdır. Ancak vücuttaki inflamasyon durumu kronik hal aldığında sağlık açısından tehdit oluşturmaya başlamaktadır.



Kronik düşük dereceli bakteriyel, viral ve mantar enfeksiyonlar, kronik düşük düzeyde gıda alerjileri veya gıda intoleransları, fiziksel veya duygusal stresin kortizol seviyelerini yükseltmesi, çevreden toksisite (metaller ve su, hava ve diğer kirler), diyetle gelen toksisite (çok fazla yağ, şeker, protein, alkol) vücutta uzun süreli (kronik) inflamasyona neden olmaktadır. Vücut sürekli olarak savaşacak bir şey olduğunu düşünmekte, sürekli olarak savunma hücreleri ve savunma maddelerini kullanmaktadır.

Kronik inflamasyon genellikle sessizdir ve kızarıklık, ağrı, ödem gibi gözle görülür herhangi bir belirti vermeden de ilerlemektedir. Ancak, uzun süreli yorgunluk ve bitkinlik hali, deride gözlemlenen sebepsiz kızarıklıklar veya kaşıntılar, yeni gelişen alerjiler veya sindirim problemleri kronik inflamasyon belirtisi olabilmektedir.

Bu gibi durumlar da risk faktörleri incelenebilmektedir. Aşırı kilo ve obezite, insülin direncinin varlığı, kan kolesterol seviyelerinin yüksek seyretmesi, ileri yaş, alkol-sigara gibi bağımlılıklar ve kötü beslenme alışkanlıkları kronik inflamasyona sebep olabilecek en büyük etkenlerdendir.

Akut inflamasyonun kısa vadede hayat kurtarıcı özelliğine karşılık bu olay süreklilik kazandığında yani kronik duruma geldiğinde uzun vadede pek çok soruna yol açabilmektedir. İnflamasyon süreci sistemik bir hâl aldığında, aylarca ve yıllarca devam ettiğinde beyaz kan hücrelerinin kimyasal silahları, bu defa kronik hastalıkları tetikleyebilmektedir. Bu hastalıklara damar sertliği, kalp hastalıkları, kanser, artrit (eklem iltihabı), metabolik sendrom, yüksek tansiyon, Parkinson, Alzheimer hastalığı, astım, iltihaplı bağırsak hastalığı ve diyabet örnek olarak verilebilmektedir. Belirtilen hastalıkların çoğu obezite ile bağlantılıdır. Fazla kilo ve yağlanma ile birlikte kronik sistemik inflamasyon artmakta, kronik hastalıkların pek çoğuna zemin hazırlamaktadır. Bu süreç aynı zamanda cilt kırışıklıkları dahil dokuların hızla yaşlanmasına neden olmaktadır. Aynı zamanda sürekli tetikte olan bağışıklık sistemi zaman içerisinde hem güç kaybettiğinden vücudun dış saldırılara karşı savunması zayıflamakta hem de bağışıklık hücreleri kimi zaman vücudun kendi yapılarını düşman unsurlar gibi algılayarak otoimmün hastalıklar dediğimiz bazı tiroid hastalıkları (Hashimoto), bağırsak iltihabı, multipl skleroz, bazı eklem romatizmaları gibi kronik bozukluklara neden olabilmektedir.

Kronik inflamasyonu engelleyebilmek adına yapılabilecek en temel şeylerden birisi tartışmasız sağlıklı beslenmektir. Sadece kilo vermek için değil kronik inflamasyondan da korunmak için rafine şeker, paketli ürünler, tatlandırıcılar, şekerli içecekler ve beyaz ekmek, pirinç ve diğer rafine edilmiş karbonhidrat grubu besinlerin beslenme planından çıkarılması gerekmektedir. Rafine edilmiş karbonhidratların tüketilmesi de inflamasyona, insülin direncine ve obeziteye neden olmaktadır.  Salam, sucuk, sosis gibi işlenmiş etler, her türlü işlenmiş gıdalar inflamasyona sebep olmaktadır. Aynı zamanda trans yağ ve sağlıksız yağlardan zengin besinlerin aşırı tüketimi de bu konuda ciddi bir risk teşkil etmektedir.

Vücut yanlış beslenme sonucunda vücut inflamasyona açık hale gelmektedir. Bu durum bir enfeksiyon, sigara, alkol, stres, alerjiler, uykusuzluk, aşırı bedensel yorgunluk ve gıda duyarlılıkları gibi çevresel stresler ile birleştiğinde de inflamasyon kaçınılmaz hale gelmektedir.

Beslenme planınıza inflamasyonu engelleyebilecek, antioksidan bakımından zengin besinler eklemek doğru tercih olacaktır. Örneğin, pazı, brokoli, ıspanak, turp, zeytin yağı, yeşil çay, pancar, balık çeşitleri, zerdeçal, kırmızı meyveler, avokado gibi besinleri tercih edebilirsiniz.

Mora Terapi ile yapılan kilo terapilerinde amaç her zaman sağlıklı beslenme ve sağlıklı yaşam alışkanlıklarının kazandırılarak ideal kiloya inebilmektir. Bu şekilde kronik enflamasyona sebep olabilecek birçok etken ortadan kaldırılabilmektedir. Aynı zamanda standart programların içerisinde olan inflamasyon terapileri ile vücutta var olan inflamasyona da müdahale edilebilmektedir. 

15 Şubat 2019 Cuma

ENERJİ BLOKAJLARI VE SCARLAR


Biyoenerji, kısaca hayat enerjisi veya akımı olarak tanımlanabilmektedir. Öncelikle canlı her varlığın bir enerjiye sahip olduğu bilinmelidir. Hastalıklar, fiziksel semptomlar olarak oluşmadan önce enerji bedenlerimizde ortaya çıkmaktadır. Zihnimizde oluşturduğumuz içsel veya dış etmenler vücudumuzun bağışıklık sistemini zayıflatabilmektedir. Bu durum vücudumuzun enerji akışını bozarak enerji blokajlarına yol açabilmekte ve sonucunda hastalıklara neden olabilmektedir.

Yapılan araştırmalar gösteriyor ki; Organlar enerjik olarak blokaj altında değil ise antikor lökosit ve lenfosit miktarı ile birlikte kan dolaşımının düzenli ve yeterli oluşu sayesinde pek çok kronik sorunun oluşmasını engelleyebilmektedir. Bu durumda organ üzerindeki enerji blokajının kalkması ile birlikte ilgili bölgelerde kan dolaşımının normal düzeye gelmesi ve ilgili bölgenin kendisini koruma yeterliliğine tekrar ulaşabildiği sonucuna varılmıştır.



Geleneksel Çin Tıbbı gibi eski felsefelere göre biyolojik sistemler duygusal ve zihinsel stres, sarsıntı, batıl inançlar, çevresel ve psikolojik stres ile kendinizi geliştirmenin önündeki engellerden dolayı bloke olabilmektedir. Aynı zamanda yara izlerinin (scarların) da enerji blokajı oluşturduğu bilinmektedir. Enerji blokajları vücudun ortalamanın altında çalışmasına neden olarak hastalığa yol açabilmektedir. Hastalığa yol açmalarının yanı sıra blokajlar herhangi bir terapi veya tedavinin etkinliğini de ciddi oranda etkilemektedir. Bu nedenle yapılacak her türlü tedavi ve terapiden önce blokajların saptanarak açılabilmesi önemlidir.

Mora Terapi ile scar blokajlarını çözebilmek ve yapılacak diğer tedavilerin etkinliğini artırabilmek çok pratiktir. Mora Terapi ile yapılacak her tedaviden önce basic terapiler sonrası mutlaka scar taraması yapılır. Scarlar yani yara izleri ameliyat izleri, dikiş izleri, hatta dövmeler bile olabilmektedir. Ancak unutulmamalıdır ki her yara izi blokaj oluşturmak zorunda değildir.

Scarların blokaj oluşturup oluşturmadığı Mora Nova cihazındaki EAV diagnostik-teşhis kiti ile derecelendirilmektedir. Derecelendirme sonrası blokaj oluşturduğu düşünülen scarların cihazdaki standart programlar içerisindeki Scar Tedavi programı (Prog 149) ile lokal olarak çözülebilmektedir. Aynı program art arda 4-5 kez yara izi üzerine lokal olarak uygulandıktan sonra tekrardan test edilerek yapılacak diğer tedaviye geçilebilmektedir.

Aynı zamanda Mora Terapi ile yara izi tedavisi de mümkündür ve bunun üzerine çalışmalar bulunmaktadır. Özellikle renk terapileri ve fitoterapi ile desteklenen vakalarda ciddi iyileşmeler söz konusudur. Özellikle turkuaz rengin Scar tedavilerinde güzel sonuçlar verdiği bilinmektedir.

Mora Terapi ile yapılan Scar tedavileri hakkında detaylı çalışmamız olan http://www.mora.com.tr/download/dr_sama_karadag.pdf inceleyebilirsiniz.