8 Mayıs 2020 Cuma

ARAŞTIRMALAR EGZERSİZİN COVİD-19 KOMPLİKASYONLARINA KARŞI İYİ BİR KORUYUCU OLABİLECEĞİNİ SÖYLÜYOR




Düzenli egzersiz, COVID-19 virüsünün neden olduğu akut solunum sıkıntısı sendromunu azaltabilir. Düzenli egzersizin hem potansiyel tedavi yaklaşımı hem de önleyici tedavi yaklaşımı olabileceğini biliyor muydunuz?

Virginia Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden Dr. Zhen Yan tarafından yapılan bir incelemede, egzersizin COVID'li tüm hastaların% 3 ila% 17'sini etkileyen ARDS sendromunun şiddetini önleyebileceğini veya en azından azaltabileceği gösterilmiştir. Mevcut bilgilere dayanarak, Federal Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri COVID-19 için hastaneye yatırılan hastaların% 20 ila% 42'sinin ARDS geliştirebileceğini tahmin etmektedir. Yoğun bakıma başvuran hastalarda bu oran % 67 ila% 85 oranlarına çıkmaktadır.

Egzersiz sırasında üretilen endojen bir antioksidan enzim, COVİD-19 hastalarının yaklaşık %80’nin solunum desteğine ihtiyaç duymadan hafif semptomlarla hastalığı atlatabilmelerine neden oluyor.



Virginia Üniversitesi Robert M. Berne Kardiyovasküler Araştırma Merkezi’ndeki Müdürlerden Dr. Yan, hücre dışı süperoksit dismutaz veya EcSOD olarak bilinen bir antioksidan üzerine yapılan araştırmalarını derledi. Bu güçlü antioksidan, zararlı serbest radikalleri avlıyor, dokularımızı koruyor ve hastalıkları önlemeye yardımcı oluyor. Kaslarımız doğal olarak EcSOD üretiyor ve salgılıyor ve EcSOD antioksidan enzimi üretimi kardiyovasküler egzersizle istediğimiz oranlarda artıyor.

Dr. Yan’ın incelemelerine göre, akut akciğer hastalığı, iskemik kalp hastalığı ve böbrek yetmezliği gibi çeşitli hastalıklarda antioksidanlarda bir azalma oluyor. Farelerde yapılan laboratuvar araştırmaları, EcSOD üretimini engellemenin kalp ve böbrek problemlerini kötüleştirdiğini ve tam tersi durumda da yani vücudun EcSOD üretiminin artması durumunda da hastalıkların iyileşmesinde faydalı bir etkiye sahip olduğunu göstermektedir. Osteoartrit gibi kronik durumlarda da EcSOD  üretimi düşmektedir.

Araştırmalar, tek bir egzersiz seansının bile antioksidan üretimini artırdığını ve Dr. Yan, insanları sosyal mesafeyi korurken bile egzersiz yapmaları konusunda teşvik etmek gerektiğini söylüyor.

 “Düzenli egzersizin bildiğimizden çok daha fazla sağlık yararı var. ARDS sendromu şiddetini önleyebilmesi bunlardan sadece bir tanesi.” Diyor Dr. Yan.

Yan’ın incelemesi, EcSOD üretimini arttırmanın ARDS ve diğer birçok sağlık sorunu için potansiyel bir tedavi yaklaşımı olmalı önerisi var.

ARDS Sendromu dışında kronik böbrek yetmezliği, diyabetik retinopati gibi hastalıklarda da laboratuar fareleri üzerinde çalışmalar yapılmış ve EcSOD üretiminin arttırıldığı farelerde bu hastalıkların çok daha az hasarlar verdikleri görülmüştür. Örneğin körlüğe neden olan diyabetik retinopati hastalığında potansiyel bir terapi yaklaşımı olarak önerilmektedir.

Ayrıca, EcSOD, çoklu organların bozulmaya başladığı çok organlı disfonksiyon sendromuna karşı faydalı olabilir. Durumu genel antioksidanlarla tedavi etme çabaları başarısız olmuştur, ancak Dr. Yan, EcSOD üretimini arttırarak bu konuda da olumlu gelişimler gözlemlemiştir.

“Sık sık egzersizin ilaç olduğunu söylüyoruz. EcSOD enzim üretimi sonucu ortaya çıkan pek çok olumlu tıbbi ilerlemeden de anlaşıldığı gibi, her şeyi öğrenene kadar beklemeye gerek yok. Sonuçta ortaya çıkan faydalar çok aşikar. “ diyor son olarak Dr. Yan.

Mora Terapi ile yaptığımız hemen hemen tüm tedavilerimizde, hastaların yaşam biçimlerinde  de olumlu değişimler yaratmalarına (düzenli egzersiz, yeterli ve kaliteli uyku düzeni, sağlıklı beslenme vb) ve böylelikle sağlıklarını uzun yıllar korumalarını sağlamalarına özellikle dikkat ediyoruz. Mora Terapi desteği ile birlikte yaşamınızda olumlu değişimleri daha kolay gerçekleştirebilirsiniz.
Sağlıklı, uzun, mutlu nice yıllar birlikte olmak dileklerimizle.

Not:
·         UVA’nın Tıp, Farmakoloji ve Moleküler Fizyoloji ve Biyolojik Fizik Bölümlerinden Dr. Zhen Yan, incelemesini UVA'da doktora sonrası araştırmacı Hannah R. Spaulding ile birlikte yürüttü. İncelemelerini Redox Biology bilimsel dergisinde yayınladılar. Araştırma Ulusal Sağlık Enstitüleri tarafından desteklendi, R01-GM109473 ve T32 HL007284-43 bursu verildi.
·         Kaynak: UVA Sağlık’tan Josh Barney’in 15 Nisan 2020 UVAToday’de çıkan makalesi

16 Nisan 2020 Perşembe

NAZİK, ŞEFKATLİ ve HOŞGÖRÜLÜ OLMAK NEDEN ÖNEMLİ?


Nezaket aslında bir sevgi göstergesidir. Şefkatli olmak da sevgi dolu olmakla, sevecenlikle eşdeğerdir. Hoşgörü, başkalarının düşünce ve kanılarını özgürce dile getirmelerinden rahatsız olmama durumudur.

Nezaket’in kelime anlamı: Başkalarına karşı incelikli, saygılı, dikkatli, özenli davranmaktır.
Şefkat ise kökeninde merhamet, sevgi ve yardım duyguları barındırır ve koruyarak sevme, sevecenlik anlamına gelir.

Özellikle böylesine sıra dışı, tarihsel, zor bir sürecin içerisinden geçtiğimiz Koronavirüs günlerinde nezaket, şefkat ve hoşgörü gibi benzer değerlerin önemi artıyor.  

İşte size konuyla ilgili kimi düşünceler;

Aslında hem nezaket, hem şefkat hem de hoşgörü tüm bunları kendimize verebildiğimiz zaman başkalarına verebileceğimiz hediyelerdir.

Kendinizle ilgilendiğiniz, kendinize zaman ayırdığınız zamanlar başkalarına da aynı şekilde iyi davrandığınızı, daha olumlu bir tutum içinde olduğunuzu hiç fark etmiş miydiniz?
Oysaki yemek yiyecek, doğru düzgün uyuyacak kadar bile zamanınızın olmadığı, sürekli var olan işlerin koşuşturmasında, yapılacak işlerin arasında sıkışıp kaldığınız zamanlara bir bakın. Farkına varmadan da olsa, çabuk sinirlendiğinizi, daha az hoşgörülü ve daha kolay strese girer  ve çevrenizdekilere karşı da daha duyarsız ve aldırmaz olduğunuzu göreceksiniz. Çünkü aynı şekilde kendinize karşı da duyarsız ve aldırmazsınızdır aslında, o zamanlar.

Yanlış yaptığınızda kendinize karşı nazik olun, bu herkesin başına gelir. Kendimize güvenmek demek aynı zamanda, başkalarına kendimiz hakkında hissettiğimiz öfke, hayal kırıklığı veya hoşgörüsüzlüğü yansıtmamak ve aslında kendimize duyuyor olduğumuz kızgınlığı başkalarına yüklememek demektir. Bu üzen ve yoran duyguları kendimiz dışındakilere yönlendirmek en başta rahatlatıcı gibi görünse de uzun vadede kendimize olan güveni sürekli zedeleyen bir sürecin içerisine alır bizi. Buradaki anahtar nokta kendimize karşı şefkat, hoşgörü ve nezaket göstermektir. Bunu yapabildiğimiz zaman kolaylıkla sorunun içerisinden çıkıp, çözüm için gerekli sorumluluğu da alabiliriz.



Liderlik ederken şefkatli olmak, takip ederken de nazik olmak önemlidir
Herkesin hayatı zorluklarla dolu. Bir konuda problem çıkaran bir kişinin sizin bilmediğiniz çok farklı bir sorun yüzünden o davranışı yapmış olduğunu öğrenseydiniz ona karşı eleştirilerinizde yine de o kadar acımasız olur muydunuz? Yoksa tam tersi o kişiyi anlayışla karşılar ve o sorunu için kendisine yardımcı mı olmayı isterdiniz?

Ancak şefkatli olabildiğimiz zamanlar paylaşılan insanlık durumlarını kabul edebiliyor, anlayışla karşılayabiliyoruz. Şefkat bizi nazik olmaya iter. Hatta bazen yanlışları insanların suratına direkt söylemek yerine susmayı tercih ederiz. Ve karşımızdaki kişiye, her şeyin yolunda olup olmadığına dair sorular sormak ve destek olabileceğimiz bir şey var mı öğrenmek için özel zamanlar yaratırız. Nezaket işte bu zamanlarda öne çıkar. Küçük nazik bir kahve ikramı veya yapacağımız küçük de olsa bir güzellik karşımızdaki ile bağımızı mutlaka kuvvetlendirecek, birbirimize karşı anlayışımızı geliştirecektir.

Başkalarına hizmet ettiğimiz, başkalarına nazik davrandığımız zamanlar bizi daha mutlu hissettiren zamanlardır.
Son yıllarda yapılan araştırmaların birinde katılımcılar, rastgele seçilerek 2 gruba ayrılmışlar. İlk gruptan 7 gün boyunca tanıdıkları yakınlarına veya hiç tanımadıkları kişilere karşı özellikle her zaman nazik olmaları istenmiş ve bu 7 gün boyunca nezaketten hiç taviz vermemeleri istenmiş. İkinci gruptan ise, 7 gün boyunca özellikle nezaket içeren her davranışa dikkat etmeleri ( kendilerinde veya çevrelerinde) ve bu davranışları gözlemlemeleri istenmiş.  

Ve çalışmaya katılan her iki gruptan kişilerin, çalışmanın gerçekleştiği bu 7 günün öncesinde ve sonrasındaki mutluluk hislerini derecelendirmeleri istenmiş. Sonuçta, araştırma, sadece aktif bir şekilde nazik davranan grupta değil, kendilerinde veya çevrelerindeki nezaket davranışlarını gözlemleyen gruptaki kişilerde de hatırı sayılır oranda mutluluk hislerinde artış olduğu sonucuna varmış.
Bu deneyi kendiniz için yapabilirsiniz. Kendinize 7 gün boyunca nazik olma ve çevrenizdeki nezaketi gözlemleme görevi verin ve sonra mutluluk hissinize bir bakın ne oluyor.

Seçiminiz her zaman nazik olmaktan yana olsun.
Kontrolü tam olarak sağlayabildiğimiz yegane kişi kendimiziz. Her zaman. Başka kimse konusunda böyle bir kontrol gücümüz yok. Çocuklarımız veya en yakınlarımız dahil. O zaman lütfen şunu bir düşünün; “Benim en iyi halim” demek ne demek? En iyi halimizi yaşamayı seçtiğimizde otomatik olarak daha nazik, düşünceli, başkalarına karşı daha hoş görülü ve şefkatli olduğunuzu göreceksiniz. Çok klişe ama bir o kadar da doğru, değişim kendimizle başlar.

Hizmet etmeyi, yardımı ve vermeyi, karşılığında bir şey almak için yapmayın
En saf haliyle nezakette bir izleyici veya bir beklenti yoktur. Nezaketi yaptığımız kişiyi kontrol altına almak veya karşılığında bize borçlu bırakmak gibi bir düşünce art niyet de yoktur.  Ve aslında nazik olduğumuzda, karşılığında hiçbir şey almasak dahi ödüller çok daha fazla doyurucudur. Yukarıdaki araştırma örneğindeki sonuçlar gibi. Kendimizle ilgili mutluluk hissindeki artış mesela. Üstelik karşımızdaki kişilerin de hayata, dünyaya bakışını olumlu yönde etkileyebilir, daha güvende hissetmelerini, daha barışçıl yaşamalarını sağlayabilir bu beklentisiz nezaket davranışları.

Nazik olma davranışımızı sürekli uygulama ile ancak geliştirebiliriz.
Antik Yunan’dan hikaye anlatıcısı Ezop’un “ Ne kadar küçük olursa olsun, hiç boşa giden bir nezaket eylemi yoktur” sözü durumu ne güzel açıklıyor. Rastgele yapılan kibarlıklar konusunda kendinizi iyi hissetmiyorsanız, bir de şunu deneyin; seçtiğiniz bir kişiye, küçük de olsa her gün bir kibarlık, iyilik yapın. Sonrada birkaç gün geçtikten sonra bunun sizin üzerinizdeki etkisine dikkat edin. İyilik ve nezaket konusunda daha fazla fırsatlar mı çıkıyor önünüze veya onları daha mı çok fark etmeye başladınız? Kendinizi daha hafif, daha nazik, daha hoşgörülü, daha şefkatli ve daha iyi hissetmeye başladınız mı?

Nezaket daha fazla nezaketi yaratır
Nasıl bir zorbalar grubu veya zorba bir patron veya lider genel olarak zorba davranışların artmasına ve çoğalmasına, zorba davranış kültürünün büyümesine neden oluyorsa, tam tersi de doğrudur. Kibar, nazik bir grup veya nezaketi ilke edinmiş bir lider, patron da genel olarak nezaketin yayılmasına ve nezaket kültürünün oturmasına neden olabilir. Sonuçta her birimizin içinde yaşadığımız kültürden etkileniyor olduğumuz bir gerçek. Birbirimize bakarak öğreniyor ve var olanı geliştiriyoruz. Neden cömert bir biçimde nezaketin, hoşgörünün ve sevecenliğin artmasına katkımız olmasın?

Nezaket her zaman kalıcı izler bırakır
Bir düşünün; Sizin yıllar sonra bile hatırladığınız, illa tanıdık bir kişi ile ilgili değil ama sizi iyi hissettiren anılarınız neler? İçlerinde kesinlikle birilerinin içten yardımı, desteği, güzel bir sözü veya sizi yüreklendiren, iyi hissettiren bir davranışı vardır.
E o zaman? Neden biz de aynılarını çevremizdekilere yapmayalım? Neden bunun bir kültür olarak yayılmasına katkı sağlamayalım? Siz de birinin sizi dudaklarında gülümsemeyle hatırlamasını istemez misiniz?

Kendimize, çevremize daha nazik, hoşgörülü, şefkatli ve sevecen davrandığımız sağlıklı günler dileklerimizle.

Not: MEd Melissa Brodrick, Nisan 2019 Harward Health’deki “The Heart and Science of Kindness” makalesinden esinlenilmiştir.

30 Mart 2020 Pazartesi

BAĞIŞIKLIK SİSTEMİMİZİ NASIL GÜÇLENDİRİRİZ?


Genel olarak diyebiliriz ki bağışıklık sistemi hastalıkların oluşumunda birincil koruma kalkanımızdır. Gelişmiş, güçlü bir bağışıklık kalkanı oluşturmak için kimi yaşam değişiklikleri yapmak çok iyi bir fikirdir.

Öncelikle unutmamak gerekir ki, bağışıklık sistemi tam da adının işaret ettiği şekilde bir sistemdir. Tek bir organı veya bölgeyi işaret etmez. Hala bilim adamlarının bağışıklık tepkileri ve sistemin birbirine bağlı unsurları arasındaki etkileşimleri konusunda bilmediği çok fazla şey var. Ancak diğer taraftan araştırılmış ve etkileri kanıtlanmış şeyler de çok.

Araştırmacılar, hem hayvanlarda, hem de insanlarda diyet, egzersiz, psikolojik stres ve diğer faktörlerin bağışıklık sistemi üzerine etkilerini uzun zamandır araştırıyorlar. Bu ve benzeri genel yaşam değişikliği stratejilerinin bağışıklık sistemimiz üzerine olumlu etkileri olacağı su götürmez bir gerçektir.

En temel değişiklikler;

-Sigarayı bırakmak

-Düzenli egzersiz yapmak

-Sağlıklı bir kiloda olmak, sağlıklı gıdalarla beslenmek

-Ölçülü alkol tüketimi yapmak

-Yeterli ve kaliteli uyku uyumak

-Elleri yıkamak ve enfeksiyonlardan kaçınmak (Şu Korona günlerinde enfeksiyondan nasıl korunacağımızı sıkça duyduk ve öğrendik. Ben bu yazıyı Korona günleri öncesinde planlayıp, bilgi topladığım için ve bu süre zarfında zaten konuyla ilgili bilgi bombardımanına uğradığınızı düşünüyor ve ek açıklama yapmamayı uygun görüyorum. Bu tür enfeksiyonlardan nasıl korunacağımızı biliyoruz artık ve mutlaka önlemlere dikkatlice uyalım).

-Stres ve kaygıyla iyi bir şekilde baş edebilmek


Unutmayın, sağlıklı bir bağışıklık sistemi, vücudumuza giren patojenlerle savaşıp onları yenebilir.




Bağışıklık sistemimizi güçlendirmek için mineral, vitamin ve eser elementlerce zengin bir beslenme biçimi esansiyeldir. Az yemek değil ama daha çeşitli ve zengin içerikli besinleri yemeyi mutlaka ihmal etmemeliyiz. Obezite de ne yazık ki kronik hastalıklara kapı açtığından, obez olacak kadar işlenmiş ve vücudumuza zarar veren kötü gıdaları tüketmememiz önemli.

Özellikle D, C vitaminleri, B, A, E grubu vitaminleri ve çinko, selenyum, demir, bakır, folik asit gibi eser elementleri alabileceğimiz besinleri tüketmeyi ihmal etmeyelim. Özellikle şu zorlu Korona virüs döneminde D ve C vitaminlerinin koruyu etkisinden sürekli bahsediliyor. Ek takviye olarak da almakta sakınca yok.

Stresin bağışıklık üzerindeki olumsuz etkisini hepimiz biliyoruz. Sanırım bir sonraki yazımız belirsizlikle ve stresle baş etme yöntemleri üzerine olacak.
Ayrıca ılımlı düzeyde yapılan düzenli egzersizin de kardiyovasküler sağlıktan, hormon salınımını düzenlemesine kadar pek çok faydası olduğunu biliyoruz. Bunlar da bağışıklık sisteminin güçlü olmasına katkıda bulunan bileşenlerdir.

Biliyorsunuz ki Mora Terapi’nin bağımlılık, kilo kontrolü ve strese yönelik Bach Çiçekleri ve Renk Terapileri ile yapılan duygu durum bozuklukları tedavileri tam da yukarıda saydığımız önlemlere yönelik. Mora Terapi biorezonans yöntemi ile tüm tedavilerde vücudun sağlıklı ve sağlıksız frekans bilgisi filtrelenip, vücudumuzdaki sağlıklı frekans bilgisi arttırıldığından zaten otomatik olarak bağışıklık sistemimizi güçlendiriyor. Ayrıca  bağışıklık sistemini güçlendirmeye yönelik  özel programlarımız da ekstra cihazlar içinde mevcut, doktorlarımız tarafından kullanılıyor.  İlaveten tüm tedavilerimizde sağlıklı yaşam alışkanlıkları değişimi destekleniyor. Yukarıda saydığımız gibi sağlıklı beslenme, egzersiz, mineral, vitaminlerin vücutta yeterli olup olmadığı sağlık profesyonellerimiz tarafından sorgulanıyor, gerektiği durumlarda destek takviyeler öneriliyor. Kronik hastalığı olanlar, kronik hastalık tedavilerimizle güçlendiriliyorlar. Bu yüzden bu dönemde, sağlığınız için iyi çözümlerden biri olduğu konusunda aklınızın bir kenarında mutlaka bulunsun. Sizi ve sağlığınızı önemsiyoruz.

Kısacası bütünsel sağlığınızı önemsiyoruz. Toplum olarak, bu zorlu dönemi en kısa, en hasarsız, en sağlıklı şekilde atlatmak dileğiyle.

Yeterli miktarda su içmeyi ve uyku kalitesine dikkat etmeyi de lütfen unutmayalım.
Sağlıklı, mutlu nice günler, yıllar dileklerimizle.

18 Şubat 2020 Salı

FAZLA ŞEKER SAĞLIĞIMIZI NASIL ETKİLİYOR? ŞEKER VE ENFLAMASYON BAĞLANTISI



BEYNİMİZ:
Şeker beynimizdeki bağlantı yollarını değiştiriyor. İşlenmiş, hazır gıdalar ve fazla şekerlerle dolu, ağır bir beslenme biçiminin, bizim depresyona girme riskimizi %58 oranında arttırdığını biliyor muydunuz?

KALBİMİZ:
Şeker kalbe giden arterlerin kaplamalarının iltihaplanmasına neden oluyor. Bu da kalp krizi riskinin artması demek :(

CİLDİMİZ:
Vücudumuz şeker bombardımanına uğradığında, proteinler şekeri kendi yapılarının bir parçasıymış gibi görüp öyle davranmaya başlıyorlar. Ki, bu, cildimizin yaşlanmasına ve kırışıklıkların artmasına neden oluyor.





BÖBREKLERİMİZ:
Fazla şeker yüklemesi, böbreklerin mükemmel filtreleme sistemlerini bozuyor. Diyabetin bir numaralı nedenlerinden biri, böbreklerdeki bu işlev bozukluğudur. Yani fazla şekerden kaynaklı böbreklerimizdeki filtreleme bozukluğu diyabet hastası olma riskimizi arttırıyor.

ÜREME ORGANLARIMIZ:
Vücudumuzdaki fazla şeker, kan akışımızı bozuyor. Bu da, erkeklerde erektil disfonksiyon bozukluğuna, kadınlarda ise uyarılma bozukluğuna neden olabiliyor. Cinsel sağlığımız için de fazla şekerden kaçınmak önemli.

EKLEMLERİMİZ:
Fazla şeker, enflamasyon sitokinlerini kan dolaşımımıza pompalıyor ve bu da vücudumuzda artrit oluşumuna yol açıyor. Kısaca şeker vücudumuzda artrit riskini arttırıyor.

Şeker kullanımı konusunda daha dikkatli olduğumuz, mutlu, sağlık dolu günler diliyoruz.

10 Şubat 2020 Pazartesi

ARALIKLI ORUÇ İLE İLGİLİ NELER BİLİYORUZ?



Obez fareler üzerinde yapılmış ve sonuçları inanılmaz umut verici olan bir sürü “Aralıklı Oruç (Beslenme)” çalışması var. Hemen hemen hepsinde kilo verme, tansiyon, kolesterol seviyelerinde düşme, kan şekerlerinde düzelme görülüyor. Ancak bunlar fareler üzerinde yapılmış klinik çalışmalardır. İnsanlarda yapılan çalışmalarda da aralıklı orucun güvenli ve çok etkili olduğu sonucuna ulaşıyoruz. 
Ancak diğer diyet programlarıyla kıyaslandığında daha iyi-etkili sonucuna henüz ulaşmıyoruz. Aralıklı orucun en büyük dezavantajı, pek çok insanın bu programı uygulamayı zor bulması. Ama unutmayın yenilerde çok sayıda uzman aralıklı orucu daha kolay ve uygulanabilir hale getirmenin yollarını aramaya başladı.

Belki duymuşsunuzdur, aralıklı oruç kavramı Japon Biyolog Dr. Yoshinori Ohsumi’nin 2016 Nobel Tıp ödülünü alması sonrasında geniş çaplı olarak gündeme geldi.  Dr. Ohsumi’nin bu çalışması uyarınca hücrelerin sirkadiyen* ritimde yapılan oruçla birlikte nasıl “otofaji”** yaptığını ve böylelikle hücre yenilenmesi üzerinde orucun ne kadar olumlu etkisi olduğunu öğrenmiştik.




Aralıklı oruç kilo kaybına da yardımcı olabilir;

Biliyorsunuz yediğimiz yiyecekler bağırsaklarımızdaki enzimler tarafından parçalanarak kanımızda dolaşan moleküllere dönüşür. Karbonhidratlar, özellikle rafine gıdalar ve rafine şekerler hücrelerin enerji için kullandığı şekere dönüştürülür ve hücre hepsini kullanamazsa kalanı yağa dönüştürülüp depolanır. Ancak hücrelerimize şeker, pankreasta üretilen bir hormon olan insülin tarafından alınabilir. Dolayısıyla insülin yağ hücrelerimize şekeri getirir ve orada tutar. Ancak kendimizi yeteri kadar aç bırakırsak, yani yeme zamanlarımız arasına yeterince uzunlukta bir ara verirsek (12-16 saat gibi) ve bunu sirkadiyen döngü uyarınca yaparsak vücudumuzdaki insülin seviyeleri düşecek ve dolayısıyla yağ hücrelerimizde depolanmış şeker serbest bırakılabilecek. İnsülin seviyemiz düştüğünde kilo da veririz. Aslında aralıklı orucun kilo verme üzerindeki en önemli etkisi insülin seviyelerimizin vücutta birikmiş yağları yakacak kadar uzun süre düşmesine izin vermektir.
Ancak unutmayalım. Kilo verme açısından bakıldığında, aralıklı oruç, daha az yemek yemekten ve porsiyonları küçültmekten daha iyi veya daha kötüdür diyemeyiz. Burada önemli olan, beslenirken her zaman sağlıklı seçimler yapmaya özen göstermemiz. Yani taze sebze & meyve, lif, sağlıklı protein ve sağlıklı yağlardan oluşmuş bir diyetle beslenmemiz. Ayrıca sirkadiyen ritmine uygun saatlerde beslenmemiz. Yani vücudumuz gündüz yemeye ve gece uyumaya ve dinlenmeye uygundur. Gece yemelerine son vermemiz çok önemli. Gece yemek yemek diyabet ve  obezite riskini yükseltiyor.

Alabama Üniversite’sinde aralıklı oruç ile ilgili yapılan son klinik çalışmalardan biri şu şekilde; Prediyabetli, obez bir grup 2’ye ayrıldı. İkiye ayrılan gruplardan birine 8 saatlik yeme, 16 saat yememe üzerine bir beslenme programı, Diğer gruba da 12 saat yeme, 12 saat yememe üzerine bir beslenme programı verildi. 5 Haftalık beslenme programı sonunda her iki grupta da kayda değer bir kilo kaybına rastlanmadı. Ancak 8 saatlik beslenme programı yapılan grupta insülin direnci ve kan basıncı seviyelerinde önemli derecede bir düşüş olduğu görüldü. En iyi etki ise 8 saatlik beslenme programına alınan grupta iştah hatırı sayılır derecede düşmüştü.

Yani sadece yemek yediğimiz zamanları değiştirmek bile sağlığımız üzerinde inanılmaz olumlu etkiler yaratabiliyor.  Bunu da aklımızın bir köşesine yazalım. Gece atıştırmaları metabolik ritmimizi bozuyor ve bizi kilo almaya eğilimli, daha iştahlı ve daha sağlıksız yapıyor. Aralıklı orucun sirkadiyen ritme uygun oluşu, sağlıklı bir beslenme programı ile birleştirildiğinde özellikle diyabet riski ve insülin direnci problemi yaşayanlar için harika bir yaklaşım olabileceğine dair pek çok bilimsel kanıt bulunuyor. (Bununla birlikte ileri diyabetli veya diyabet ilacı kullanan kişiler, anoreksiya ve bulimia gibi yeme bozuklukları olanlar, hamileler ve emziren anneler kesinlikle tek başlarına aralıklı oruç yapmamalı ve kendilerini takip eden doktorlarına konuyu mutlaka danışmalıdırlar).

Yukarıda anlatılan tüm bu bilgileri sağlıklı ve daha iyi kullanmak için 4 aşamalı bir özet çıkardık;
1-      Şeker ve rafine gıdalardan mutlaka uzak duralım. Bunlar yerine taze meyve, sebze, fasulye mercimek gibi bakliyatlar, yağsız protein bazlı gıdalar ve sağlıklı yağları tercih edelim. (Akdeniz tipi beslenme)
2-      Vücudumuzun yemekler arası yağ yakmasına izin verecek kadar uzun süreli aç kalmasına izin verelim. Atıştırma huyumuzu bırakalım. Ve mutlaka kas tonusu oluşturacak kadar aktif olalım (egzersiz yapalım).
3-      Yemek yediğimiz saatleri sınırlandırmak gerçekten sağlıklı bir model. Belli saatler sonrası (özellikle erken akşam saatlerinden ertesi gün sabah saatlerine kadar) yemek yememek vücudumuzu rahatlatacaktır.
4-      Gece atıştırmalarına kesinlikle son verelim. Sirkadiyen ritmimiz uzun vadeli metabolik sağlığımız için önemli.


             
*Sirkadiyen Ritim Nedir?:  Sirkadiyen ritim; dünyanın kendi ekseni etrafında yaklaşık 24 saat süren dönüşünün canlılar üzerinde oluşturduğu biyokimyasal, fizyolojik, davranışsal ritimlerin tekrar edilmesi olarak tanımlanmaktadır. Sirkadiyen sistemler bir hiyerarşi içinde olup, merkezi ve perifer olmak üzere iki yapı tarafından kontrol edilmektedir.  Hipotalamusta yer alan merkezi zamanlayıcı suprakiazmatik nücleus (SCN) için en önemli zamanlayıcı ışık’tır. Işığın yanısıra, melatonin, sıcaklık, jet-lag, vardiyalı çalışma da ritmi etkileyen faktörlerin başında gelmektedir. Karaciğer, pankreas, iskelet kasını içine alan pek çok periferal doku içerisindeki periferik zamanlayıcılar  SCN’den gelen sinyaller ile yönlendirilirler.

**Otofaji Nedir?: Hücrede otofaji mekanizması, uzun ömürlü proteinlerin, fonksiyonu bozulmuş hücre organellerinin, sitozolik perçelerın, hasarlı makromoleküllerin yok edilmesinden sorumlu fizyolojik bir olgudur. Ayrıca obezite ve diyabet gibi metabolik sendromların gelişmesi sırasındaki süreçlerde önmeli rol oynadığı bilinmektedir. Bu alandaki araştırmalar kanser, enfeksiyonlar, metabolik hastalıklar gibi sağlık problemlerinin tedavisine yönelik önemli bir olgu olarak görülmektedir.

Aslında otofaji, hücrenin kendisi için gerekli besini bulunduğu ortamdan alamaması durumunda kendini içtemn yiyerek varlığını sürdürmesi veya biyolojik olarak geri dönüştürme işidir. Özetle hücrenin kendisini arındıran veya yenileyen mekanizmasına otofaji deniliyor ve uzun süreli açlıklar otofajiyi destekliyor. Ancak açlık süresi burada çok önemli. En ideal sürenin 12-16 saat olduğu söyleniyor. Sirkadiyen ritme uygunluğu ve vücudu susuz bırakmamak da önemli.

Kaynaklar:
-          Intermittent fasting: Surprising update December 12, 2019, Monique Tello, MD, MPH
-          Intermittent fasting interventions for treatment of overweight and obesity in adults: a systematic review and meta-analysis. JBI Database of Systematic Reviews and Implementation Reports, February 2018.
-          Metabolic Effects of Intermittent Fasting. Annual Review of Nutrition, August 2017.



2 Ocak 2020 Perşembe

ENERJİNİZİ ARTTIRMANIN YOLLARI



Şaşırtıcı olan bazı ana konulara dikkat ettiğinizde enerjinizi rahatlıkla arttırabildiğinizdir. Yorgunluk ve enerjisizlik yaptığınız bazı temel yanlışların sonucu sadece. Ufak tefek değişiklikler hayatınızda büyük fark yaratacak.
Takviye almadan, ek dopingler yapmadan enerjinizi arttırmak çok kolay!

Stresinizi kontrol etmeyi öğrenin

Stres kaynaklı, endişe, korku, kızgınlık vb duygular fazlaca enerji tüketir. Zihninizin gereğinden fazla çalışması ve sürekli birtakım konularda düşünmek de öyle. Yapmanız gereken, sizi dinleyecek yakın arkadaşlarınızla daha sık konuşmak, meditasyon yapmayı öğrenmek, yoga, tai chi gibi gevşeme egzersizlerini hayatınızın içerisine almak olmalıdır.

Sorumluluklarınızı hafifletin

Yorgunluğun ana nedenlerinden biri hiç ara vermeden aşırı çalışıyor olmanız olabilir. Ya da aileniz ve iş hayatınızda gereğinden fazla sorumluluk ve yük alıyor olabilirsiniz. Olabildiğince sorumluluklarınızı delege etmeyi ve çevrenizdeki insanlara da sorumluluk vermeyi öğrenin. Yapılması gereken işlerinizi mutlaka önceliklendirin ve daha az önemli olanları delege edin, erteleyin veya eleyin.

Egzersiz yapın

Egzersiz yapmak, sağlıklı ve derin bir uykunun garanticisidir. Ayrıca hücrelerinizde fazlaca enerji yakımı olmasını sağlar ve oksijeni hücreler arası dolaşıma sokar. Ek olarak ve en önemlilerinden biri vücudunuzun hormonlarının düzgün salgılanmasını sağlar ve böylelikle hem kendinizi deaha iyi hisseder hem de stresi yenebilirsiniz. Tempolu bir yürüyüş bile egzersiz için iyi bir başlangıçtır.




Sigarayı bırakın

Sigara içmenin sağlığınıza verdiği zararları biliyorsunuz. Ek olarak sigara içmek aslında sizin enerjinizi de vakum gibi çektiğinden haberdar mısınız? Sigara içindeki nikotin uyarıcıdır ve kalp atış hızınızı ve kan basıncınızı yükseltir. Uykuya dalış sırasında beyin aktivitelerinizi uyararak kaliteli ve güzel bir uyku uyumanızı engeller.

Uyku kalitenizi basamaklı olarak arttırın

Genel olarak az uyuyabiliyor ve yatakta boşuna uyumak için çaba harcayan biriyseniz, öncelikle tam olarak uyuyabildiğiniz kadar uyuyun. Mesela 4 saat. İlk hafta sadece 4 saat uyumak için yatın. O sınırlı 4 saati iyi uyuduğunuzdan emin olduktan sora, yavaş yavaş bu süreyi basamaklarla her seferinde yarım saat kadar arttırın. Ve bir süre sonra normal 7-8 saatlik uykuya geri döneceğinizi göreceksiniz. Bu arada Mora Terapi’nin renk terapileri uykusuzluk problemi çekenler için mükemmel bir tedavidir. Yıllardır 3-4 saat uyuyan insanları 3-4 seansta normal 7-8 saatlik uyku düzenine çabucacık getirir.

Enerjinizi arttırmak için beslenin

Bir oturuşta kazanla yemek veya karnınız deli gibi şişmiş sofradan kalkmak sizi enerjisiz bırakan alışkanlıkların başında geliyor. Öğünlerinizde her zaman çok şişkin bir karınla sofradan kalkmamaya özen gösterin.
Şeker emilimi düşük, yani glisemik indeks değerleri düşük besinler yemek de enerjinizi yükseltecek çözüm yollarından biridir. Düşük glisemik indeksli gıdalar arasında tam tahıllar, yüksek lifli sebzeler, fındık, avakado, zeytinyağı gibi sağlıklı ve doyurucu yağlar bulunur. Genel olarak yüksek karbonhidratlı gıdalar, en yüksek glisemik indeks değerine sahiptir. Protein ve sağlıklı yağların ise sıfıra yakın glisemik indeks değerleri vardır. Beslenmenizde buna özellikle dikkat edin.

Kafeinli içecekleri kendi yararınıza kullanın

Dozunda içilen kahve faydalıdır bile. Özellikle insülin direnci ve diyabet sorununuz yoksa mutlaka için. Ancak öğleden sonra saat 16.00 sonrası özellikle kafein ve teinli içecekleri tüketmemeye özen gösterin. Hatta 14.00 sonrası diyenler bile var. Uyaran madde sizin tüm gece gereksizce enerji tüketiminize neden olacaktır.

Alkol tüketiminizi sınırlayın

Öğle yemeğinde alkol kullanmaktan özellikle kaçının. Alkolün yatıştırıcı etkisi özellikle öğle saatlerinde güçlüdür. Benzer şekilde akşamınızı enerjik geçirmek istiyorsanız saat 17.00 kokteyllerinden kaçının. Enerjinizin düşmesini umursamayacağınız zamanlarda ılımlı bir şekilde alkol kullanabilirsiniz. Günlük düzenli alkol tüketimi ise kesinlikle bütünsel enerjinizi çok aşağılara çekecektir. Günlük düzenli alkol almaktan kaçının.

Bol su için

Unutmayın su içmek herkesin performansını arttırır. Özellikle uzun seyahatler, uzun ve yorucu toplantılar, birden fazla gün üst üste yapmak zorunda kalacağınız yorucu faaliyetler sırasında en büyük enerji, güç, zihinsel berraklık sağlayan yol arkadaşınızın su olduğunu unutmayın.  Hiçbir pahalı spor içeceği, hiçbir takviye suyun yerini tutmayacaktır. Vücudunuzda su eksikliği olduğundaysa hissedeceğiniz ilk şey yorgunluktur.

Mora Terapi tedavileri ise doğal olarak enerjinizi arttıran tedavilerin başında geliyor. Gerek Renk Terapileri, gerekse diğer terapileri düzenli olarak alındığında enerjinizin gün geçtikçe normale döndüğünü hem hissedecek hem de cihazın üzerindeki segment test ile göreceksiniz.

Enerjinizin bol olduğu, sağlıklı, mutlu günler diliyoruz.


                

30 Aralık 2019 Pazartesi

GÜNLÜK ÖĞÜNLERİNİZE DAHA FAZLA LİF EKLEYEREK KRONİK HASTALIKLARIN ÖNÜNE GEÇEBİLİRSİNİZ



GÜNLÜK ÖĞÜNLERİNİZE DAHA FAZLA LİF EKLEYEREK KRONİK HASTALIKLARIN ÖNÜNE GEÇEBİLİRSİNİZ


Her gün yeterince lif tüketiyor musunuz? Kadınlar için önerilen günlük lif alım miktarı 25 gr (yaklaşık 1,5 fincan baklagil), erkekler için önerilen günlük lif alım miktarı ise 38 gr’dır.

Dünya Sağlık Örgütü tarafından yaptırılan ve Ocak 2019’da yayınlanan bir çalışmada lifli beslenmenin neden sağlık açısından önemli olduğu açıklanıyor. Lif bakımından zengin gıdalarla beslenenler ile lif bakımından zayıf gıdalarla beslenenler karşılaştırıldı. Görülen o ki, düzenli olarak lif bakımından zengin gıdalarla beslenen kişilerin kronik hastalıklara yakalanma ve ölüm riski azalıyor.

Her gün yenen diyet lifteki her 8 gr’lık artış kalp hastalığı, diyabet, kanser vakaları ve ölüm sayısında %5 ile %27 oranında bir azalmaya neden oluyor. Klinik çalışmaları yapanlar günde 25 ila 29 gr lif yemenin yeterli olduğunu ancak günde 30 gr’dan fazla yendiği zaman daha fazla korunma sağlanabildiğini söylüyorlar.

Muhtemelen liflerin sağlıklı olduğunu biliyorsunuz ancak yeterince alıp almadığınızı bilmiyorsunuz. Bir yetişkin ortalama günde 15 gr kadar lif tüketiyor. Bu rakamın en az 2 katına çıkartmak gerek.

Bunun için günlük beslenmenizde dikkat edebileceğiniz şeyler var. Daha fazla sebze, meyve, kepekli tahıllar ve bakliyat tüketimine dikkat etmek mesela.

Başlıca lif kaynağı olarak; fasulye (her türlü kuru ve yeşil), bezelye, börülce, enginar, tam buğday unu, bulgur, kepek, yulaf, kuru erik.




Ayrıca; nohut, brokoli, bamya, marul, koyu yeşil yapraklı sebzeler, karnabahar, tatlı patates, havuç, kabak, lahana, kepekli makarna, fındık, kuru üzüm, armut, çilek, portakal, muz, elma da iyi birer lif kaynaklarıdır.

Beyaz un, beyaz ekmek, beyaz makarna ve beyaz pirinç gibi rafine tahıl ürünlerini de tam tahıl olanlarla (kepekli ekmek, tam tahıl ekmeği, kepekli makarna, esmer pirinç) değiştirmek de diyetinizdeki lif miktarını arttırmak için harika bir yoldur.


Lifler suda çözünebilir ve çözünemez olarak 2’ye ayrılır.

Tüm bitkisel besinlerde farklı oranlarda lif bulunur. Bunların kimi suda çözünebilir, kimi de çözünemezdir.

Çözünebilir lif alımı kötü kolestrolün (LDL) düşürülmesi, kan şekerinin düzenlenmesi, tip2 diyabet riskinin düşürülmesi için önemlidir. Fasulye, bezelye, mercimek, yulaf ezmesi, yulaf kepeği, fındık, elma, armut ve çilek’te bulunur.

Çözünemez lif alımı, vücudun sağlıklı işlemesine yardımcı olur, kabızlığın önler ve divertiküler hastalıkların oluşmasını engeller. Kepekli tahıllarda, kepekli kuskus, arpa, kahverengi pirinç, bulgur, buğday kepeği, havuç, salatalık, kabak, kereviz, yeşil fasulye, koyu yapraklı sebzeler, kuru üzüm ve domateste bulunur.

Yüksek lifli gıdalar ayrıca uzun süre tokluk hissi de verirler. Dolayısıyla sık sık atıştırmak zorunda kalmazsınız.

Ayrıca kolon kanseri gibi kanser çeşitleriyle lif alımı arasında direkt bir bağlantı olduğu söyleniyor. Yani yüksek lifli beslenmek bu tip kanserlere yakalanma riskini azaltıyor.

Diyetinizdeki lifi kademeli olarak arttırmak ve bol su tüketmek en iyisi. Ve lif tüketiminizi olabildiğince günün farklı zamanlarına yayın. Böylelikle sindirim sisteminiz de rahatlıkla uyum gösterecektir.

Sağlık dolu, mutluluk dolu, uzun bir ömür diliyoruz.