18 Ocak 2019 Cuma

MENSTRUAL DÖNEM KABUSUNUZ OLMASIN


Kadınların üreme fizyolojisinde rahim ve yumurtalıklarda her ay kadını gebeliğe hazırlayan bir takım fonksiyonel değişiklikler gerçekleşmektedir. Menstruasyon kanamasının başlaması o ay için kadının üreme fonksiyonunun başarısız olduğunu yani döllenme ve gebelik olmadığı anlamına gelmektedir.

Kadınların ergenlikten itibaren periyotlar halinde rahimin iç tabakasından kanaması hali olan menstruasyon (ya da diğer adlarıyla adet, regl) hormonların etkisiyle düzenlenmektedir. Hormon bozukluklarında adet düzensizlikleri ve dayanılmaz sancılar gözlemlenebilmektedir.


Adet sancısının tıp dilindeki adı dismenoredir. Adet kanamasının neden olduğu bu ağrı karnın alt kısmında hissedilebilmekte ancak sırta ve uyluklara da yayılabilmektedir. Adet sancısı çok sık rastlanan bir durumdur. Bazı çalışmalarda genç kızların %75’inde ve yetişkin kadınların %20 ila 50'sinde adet dönemlerinde ağrı ve rahatsızlık olduğunu ortaya koyulmuştur. Kadınların yaklaşık %20’sinde, ağrı günlük aktivitelerin devam edebilmesini engelleyecek kadar şiddetli hale gelebilmektedir.


Ayrıca bazı kadınlarda adet ağrısına; bulantı, kusma, sinirlilik, kabızlık, sık idrara çıkma gibi şikayetler de eklenebilmektedir. Sancılı adet görme aslında normal adet görme mekanizmasının bir parçası olan rahim kasılmalarının kadın tarafından aşırı ağrı şeklinde hissedilmesidir. Adet kanamasının çok aşırı olmaması ve kan kaybının kısıtlanması için adet döneminde rahim bir miktar kasılmaktadır. Ancak bazı kadınlarda bu kasılmaların şiddeti oldukça fazladır. Kasılmaları sağlayan maddeler, rahimde bölgesel olarak salgılanan maddelerdir. Adet dönemi sırasında, vücut prostaglandin olarak bilinen bir başka kimyasal grubu daha salgılamaktadır. Bu kimyasallar rahim kaslarının daha çok kasılmasına neden olarak ağrıyı artırabilmektedir. Bu maddenin aşırı miktarda salgılanması ya da kadında bu maddelere karşı ağrı şeklinde bir aşırı duyarlılık cevabı oluşması aşırı derecede adet sancısı olarak hissedilebilmektedir.

Adet sancısı tedavisinde ise, bu maddelerin oluşumunu engelleyen ağrı kesiciler kullanılabilmektedir. Aynı zamanda sıcak su torbasını direk deri ile temas etmeyecek şekilde uygulamak, hafif egzersizler yapmak, ılık duş almak, bol su tüketmek adet döneminde sancıların azalmasını destekleyecek yöntemlerdendir.

Adet sancıları çok şiddetli ve genel iyilik halini etkilemeye başlamışsa, sıradan ağrı kesicilerle kontrol altına alınamıyorsa veya iş gücü kaybına neden oluyorsa mutlaka jinekolojik değerlendirme yapılması önerilmektedir.

Mora Terapi ile yapılan renk terapileri ile adet sancılarının şiddeti kontrol altına alınabilmektedir. Aynı zamanda yapılan hormon regülasyon terapileri ile anormal hormon seviyeleri normal sınırlara çekilebileceğinden sancılı menstrual dönem geçiren veya menapoz dönemindeki kadınlar içinidealdir. Mora hormon regülasyon terapileri ile uzun vadede regl ağrılarında azalma sağlanabilmekte ve menapozun olumsuz etkileri hafifletilebilmektedir. 



11 Ocak 2019 Cuma

GÖRÜNMEZ TEHLİKE ELEKTROMANYETİK STRES


Elektromanyetik kirlilik, günümüzde insan sağlığı açısından ciddi tehdit oluşturan ancak görmezden gelinen bir durumdur.  Özellikle yüksek gerilim hatları ve radyo-televizyon verici istasyonlarının yakınlarında oturanların ve trafo merkezlerinde çalışanların sağlığını tehdit eden elektromanyetik dalgalar, günlük yaşamda kullanılan birçok cihazda bulunmaktadır.

Elektromanyetik alanlar gözle görülmemekte ancak insan sağlığı açısından büyük önem taşımaktadır. Elektrik şebekeleri, aydınlatmalar ve haberleşme ağları, evlerdeki kablolar, elektrikli aletler, cep telefonları, bilgisayarlar ve tabletlerin hepsi elektromanyetik alan üretmektedir.


Elektriği iletebilme özelliği olan insan bedeni bir elektrik alana maruz kaldığında, bedende elektrik yükleri birikmektedir ve bu biriken yükler kendini farklı şekillerde gösterebilmektedir. Elektromanyetik dalgalar insan vücudunda önemli ölçüde karışıklığa neden olmaktadır. Vücudun molekül ve atomlarının dengelerini bozabilmektedir. Bu nedenle biyokimyasal işleyiş etkilenmekte ve elektriksel dolaşım zarar görebilmektedir.


Elektrikli cihazların yaydığı elektromanyetik radyasyondan en fazla etkilenen ve risk altında olan gruplara, hamileler ve gelişim çağındaki çocuklar örnek olarak verilebilmektedir.  Elektromanyetik kirlilik, çocuklarda öğrenme ve konsantrasyon bozukluğu, gençlerde kalp krizi ve çarpıntılar, beyni tahrip eden hastalıklar (Alzheimer ve Epilepsi gibi), baş ağrısı ve migren ağrıları, kronik halsizlik, huzursuzluk, uykusuzluk ve yorgunluk gibi sağlık problemlerine yol açabilmektedir. Bazı bünyeler, elektromanyetik alanlara karşı daha duyarlıdır. Bu kişilerde, uzun süre bilgisayar karşısında kalındığında ya da başka elektronik aletleri uzun saatler kullandıklarında bazı hassasiyetler ortaya çıkabilmektedir. Bunlar, boğazda kuruluk hissi, gözde ağrı ve görme bozukluğu, baş ağrısı, alerji, uykusuzluk, seslere karşı hassasiyet ve yorgunluk şeklinde sıralanabilmektedir.

Elektromanyetik alanın insan vücudu üzerindeki olumsuz etkilerini konu alan bir araştırmada; her insan vücudunda kansere yol açabilecek özelliğe sahip hasarlı hücrelerin bulunabildiği, bu hasarlı hücrelerinin bir şekilde elektromanyetik alana (bilgisayar, cep telefonu veya elektrikli bir aletten gelen) maruz kalması sonucu vücut bağışıklık sistemi bozulabileceğinden, kanserin hızlı bir şekilde gelişmesine neden olabileceği sonucuna varılmıştır.

Artık hayatımızın bir parçası haline gelen cep telefonları elektromanyetik dalgaları alıp vererek iletişim sağladığından hem radyasyon kaynağı hem de radyasyon alıcısıdır. Cep telefonu konuşması anında radyasyon kafatasından beyine doğru ilerleyebilmekte ve hücrelerle etkileşebilmektedir. Birçok bilimsel raporda cep telefonlarıyla ilişkili olarak baş ağrısı, endişe, kısa süreli hafızada zayıflama, kronik yorgunluk, deri uyuşukluğu, stres, görüş alanında daralma, kulak çınlaması gibi yaşam kalitesini düşürücü sağlık sorunları olabileceği belirtilmektedir.

Yüksek gerilim hattına yakın yerlerde yaşayan bireyler üzerinde yürütülmüş bir çalışmada yüksek gerilim hatlarının kanser riskini artırdığı gözlemlenmektedir. Hamilelerde sıklıkla düşüklere neden olabilmekte, psikolojik rahatsızlıklarla daha sık karşılaşılabilmektedir. Sadece insanlar üzerinde değil, hayvanlar üzerinde de olumsuz etkiler gözlemlenmiş olup, buna örnek olarak, arılarda üretkenlik ve bal üretiminde düşüşün gözlemlenmesi verilebilmektedir.

Hayatımızın bu kadar içinde olan, sağlığımızı çok ciddi boyutta tehdit eden bu kirlilikten tamamen korunma sağlanabilmesi zor olsa da bazı önlemler almak son derece önemlidir. En çok risk taşıyan cihazlardan olan cep telefonu kullanımı sınırlandırılarak ve geceleri uyurken mümkün olduğunca uzak bir yere konularak önlem alınmaya başlanabilmektedir. Aynı zamanda uyurken başınızın prize veya kablolara uzak olması sağlanmalıdır. Mikrodalga fırın vb gibi elektromanyetik alan oluşturan aletler çalışırken yakınında bulunulmamalıdır. Özellikle çocukların ekranlardan olabildiğince uzak kalması sağlanmalıdır.

Elektromanyetik alandan ve radyasyondan korunmada beslenme de önemli bir faktördür. Yüksek kalorili, özellikle kızartılmış gıdalar tüketmekten kaçınılmalıdır. Toksinleri bağlayarak vücudun korunmasında önemli rol oynayan elmadaki "pektin" maddesinin alınması, brokoli, lahana, tere gibi yeşil sebze tüketimi, laktobalit içeren yoğurt çökelek gibi süt ürünleri, korunmaya yardımcı olan besinlerdendir. A, C ve E gibi vitaminlerin kullanımı kalsiyum ve magnezyum, bunun yanı sıra selenyum, germanyum, vanadyum gibi eser elementler serbest radikal oluşumunu engellediğinden, besin seçimi yapılırken göz önünde bulundurulmalıdır.

Vücudumuzun kaldıramayacağı kadar elektromanyetik kirlilik, oluşturduğu hücresel stres nedeniyle birçok hastalığa davetiye çıkarmaktadır. Mora Terapi de elektromanyetik alanın vücutta oluşturduğu olumsuzlukları kaldırmada en etkili yöntemlerden biridir. Mora terapi ile alacağınız elektro stres ve radyasyon terapileri ile vücudunuzu eski sağlıklı haline geri getirebilirsiniz ve elektromanyetik alanın vücudunuzda oluşturduğu olumsuz etkilerden kurtulabilirsiniz. Aynı zamanda Mora Terapi ürünleri arasında elektromanyetik alandan korunabilmenizi sağlayacak cihazlar da bulunmaktadır. Unutmayın, beslenmeme, uykuma, egzersizime önem gösteriyorum ancak hala kendimi iyi hissetmiyorum diyorsanız sebebi elektro stres olabilir!  Bütünsel sağlığınız için bunu ihmal etmeyin.



4 Ocak 2019 Cuma

BİYOFOTONLARIN İYİLEŞTİRİCİ GÜCÜ; BIONIC 880


Kış mevsiminde gecelerin uzayarak günlerin kısalması insanların güneş ışınlarından uzak kalmalarına neden olmaktadır. Güneş ışığına aşırı derecede maruz kalmak tamamen güvenli bir seçenek olmasa da, güneş genel vücut büyüme ve gelişmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Geçmişten günümüze, güneşin çok sayıda iyileştirici özelliği olduğu kabul edilmiştir. Antik çağda, güneşlenme terapilerin bir parçası olmuştur. Yunanlılar gibi birçok kültürlerde, güneşlenme terapileri farklı hastalıkların iyileştirilmesi için uygulanmaktadır.

İnsanların genellikle bahar aylarında kendilerini daha mutlu hissederken, güz ve kış mevsimlerinde ise kendilerini daha depresif ve karamsar hissedebilmektedir. İnsan enerjisi için temel ihtiyaç ışık, aynı zamanda iyileştirici bir etkiye sahiptir.

Işık sadece insanlar için değil tüm canlılar için hayati bir önem taşımaktadır. Işık olmadan canlılar yaşamsal faaliyetlerini yerine getirememektedir. Işığın insanlar için en faydalı özelliklerine antibakteriyel etki göstermesi, D vitamini deposu olması, dolaşım sistemi, beyin fonksiyonları ve ruh hali üzerindeki olumlu etkisi örnek olarak verilebilmektedir. Sabit olmayıp ortamsal faktörlere bağlı olarak şiddeti değişen ışık kişilerin ruh, zihin ve beden sağlığı dengesinde önemli bir faktördür. Işığın olmadığı ortamlarda nasıl ki olumsuz duygu durumu hakimse ışıktan yoksunluk kemik gelişimi gibi fizyolojik durumları da etkilemektedir.


Biyofoton Tedavisi nedir?

Biyofizikçi Med. Dr. F. Popp’un biyofoton teorisi biyofizikte çığır açmış bir çalışmadır. Quanten veya foton olarak adlandırılan ışık, Quanten teorisine göre ışık demetlerinden oluşur. Popp' a göre ışık cilt tarafından emilir ve vücuda dağılır. Popp' un çalışmasına göre her hücrenin diğer elementlerle ışın fotonlarının etkileşimi ile iletişime geçtiği tespit edilmiştir.

Biyofoton tedavileri hangi alanlarda kullanılır
Işık düzenlemesinin doğru gerçekleşmediği durumlarda, ışık kuantumuna bağlı metabolik süreçlerde bozulma meydana gelir ve bu da kronik hastalıklara ve hatta kansere yol açmaktadır. Işığın iyileştirici gücü olan biyofoton teknolojisi, kronik ve sistemik hastalıklarda bozulan hücresel fonksiyonların sağlıklı haline dönmesini sağlamaktadır. Vücutta herhangi bir yan etkiye yol açmayan biyofoton seansları; hormonların dengelenmesi, enfeksiyonlar, zayıflamış bağ dokusu, migren, egzama, sedef, boyun, sırt ve bel ağrıları, siyatik ağrıları, akne, çocuklarda dikkat dağınıklığı tedavileri, uyku ve sindirim sistemi bozukluklarının tedavilerinde olumlu sonuçlar vermektedir.

Bionic 880 nasıl çalışır?
Dünyadaki en gelişmiş ve güçlü foton terapi cihazlarından biri olan Bionic 880 üç akupunktur yolu üzerinden işlem yapar. Tedavide iğneler yerine yumuşak ışık kullanılır; bu yöntemin iğneli akupunktur ile aynı sonuçlara sahip olduğu ispatlanmıştır. Böylece mikrop transferi, organın delinmesi ve köklü iğneler gibi riskler ortadan kalkmaktadır.

Bionic 880, hormonların düzenlenmesi ve hücrelerin uyarımı için biyofotonların iyileştirici gücünden faydalanır. Yayınlanan biyofotonlar deri tarafından emilir, vücut içerisinde çoğalır ve düzensiz olarak yayılır. Farklı hormonları düzenlemek ve üretimini dengelemek için sinir sisteminden dallanarak omurilik yolu ile beyne ulaşır. Endorfin, seratonin, kortizon gibi birçok hormon bu yolla düzenleyebilmektedir. Yapılan klinik incelemelerde ışık terapisi ile böbrek üstü bezlerinden salgılanan DHEA ve kortizon seviyelerinde anlamlı değişiklikler olduğu gözlenmiştir.

Organlarda ve hücrelerde hasar meydana gelmeden hücre düzeyinde foton ışınların azaldığı bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Zayıf hücreler foton biçimindeki ışınların etkisiyle yenilenebilmektedir. Biyofotonlar deriden emilerek hücre aktivitesini ve organizmanın biyokimyasal fonksiyonlarını düzenlemektedir. Biyofoton ışını hasta hücrelere çarpar, zayıf kapasitede olan hücre içindeki ışınları diğer bir adıyla fotonları güçlendirerek hücreleri onarmaktadır.

Biyofoton terapilerinin uygulama alanlarına; anti aging uygulamaları, enfeksiyonlar, ağrılar, hormonel bozukluklar, migren, nevralji, osteoartrit, tendon rahatsızlıkları, topuk dikeni, spor yaralanmaları, egzamalar, iyileşmeyen yaralar, sedef hastalığı, zona, akne problemleri, bağ dokusu bozuklukları, fibromiyalji, duygu durum bozuklukları, otizim ve uyku problemleri örnek olarak verilebilmektedir. Biyofoton terapilerinin özellikle viral rahatsızlıkların ve lyme hastalığının tedavilerinde etkisi kanıtlanmıştır.

Bütünsel tıbbın Türkiye’deki lider firması Mora Terapi güvencesiyle hizmet veren Bionic 880, biyofoton teorisinin biyofiziksel terapide kullanılmasının bir ürünüdür. Bionic 880 ile biyofotonların canlandırıcı gücünü siz de mutlaka deneyin.



28 Aralık 2018 Cuma

OTOİMMÜN HASTALIKLARA BÜTÜNSEL YAKLAŞIM


Otoimmun Hastalıkların tamamı bağışıklık sistemi hastalığıdır. Bağışıklık sisteminin aşırı duyarlı hale gelmesi sonucu vücudun kendi dokularını harap etmesiyle ortaya çıkar. Vücuttaki bağışıklık sisteminin kendi sağlıklı dokuları ve organlarına karşı başlattığı savaş olarak tanımlanabilmektedir.

Bağışıklık sistemi hücreleri eklemlere saldırarak ağrıya, şişmeye ve iltihaba neden olarak Romatoid Artrit, bağırsak duvarını tahrip ederek ishale, ani bağırsak hareketlerine, rektal kanamaya, ateşe, karın ağrısına ve kilo kaybına neden olarak Kron hastalığı ve Ülserli Kolit, sinir hücrelerine hücum ederek körlüğe, ağrıya, denge yitimine, güçsüzlüğe ve kas kasılmalarına yol açarak MS Hastalığı, pankreasta insülin hormonu üreten hücreleri yok ederek Tip 1 Diyabet, tiroid hormonu üreten hücrelere saldırıp tahrip ederek, kabızlığa, yorgunluğa, depresyona, aşırı kiloya ve cilt kuruluğuna yol açarak Haşimato Hastalığına neden olabilmektedir. Bu tip hastalıklar otoimmün hastalıklara verilebilecek örneklerdir.



Bu tip hastalıklarda bağışıklık sisteminin sağlıklı haline getirilebilmesi ve desteklenebilmesi çok önemlidir. Otoimmün hastalıklara yaklaşım bağışıklık sistemi baskılamak değil desteklenerek iyileştirilebilmek olmalıdır.

Gün içinde yediğimiz gıdalarla, soluduğumuz hava ile veya cildimize temas eden maddeler yoluyla birçok unsur vücudumuza girmektedir. Bunlar gıdaların içindeki ana besin unsurları olabileceği gibi bunlara bulaşmış olan zirai ilaçlar, toksinler ve kimyasal katkı maddeleri de olabilmektedir. Aynı zamanda bakteriler, virüsler, mantarlar da gerek ağız yoluyla gerekse solunum yoluyla vücuda girebilmektedir. Vücuda giren bütün maddeler bağışıklık sistemi tarafından algılanıp, değerlendirilmektedir. Vücudun ihtiyacı olanlar ve vücuda yabancı olanlar ayrılıp, zararlı olanlar yok edilmektedir. Vücudumuzun yapısına uymayan yabancı bir madde kana geçtiğinde, bağışıklık sistemi daha önce tanımadığı bu maddeyi düşman olarak algılamakta ve yok etmeye çalışmaktadır. Yabancı maddelerin saldırısı yoğun ve sürekli bir hale geldiğinde ise vücudu korumaya çalışan bağışıklık sistemi aşırı duyarlı hale gelebilmektedir. Bağışıklık sistemini aşırı duyarlı hale getirebilecek faktörlere ise; beslenme yanlışları, basit şeker ve rafine karbonhidrat tüketiminin artması, gluten ve lektin içeren gıdalar, D vitamin eksikliği, omega-3 alımının azalması, kronik hale gelen enflamasyon, bağırsak florasındaki bozukluklar, kronik Stres, katkı maddeli ve aroma ile tatlandırılan suni gıdalar, zirai ilaçlar ve pestisitler, genetiği değiştirilmiş tarım ürünleri, ağır metaller örnek olarak verilebilmektedir.

Çeşitli sebeplerden dolayı aşırı duyarlı hale gelen bağışıklık sistemi yabancı proteinler ile vücudumuzdaki bazı organ ve dokuların yapısında bulunan proteinler birbirine benzerlik gösteren proteinleri ayırt edemez hale gelir. Örneğin buğday proteini olan glüten ile tiroid dokusu, bağırsak epiteli, eklemlerin yüzeyini saran zarlar ve sinir liflerini saran myelin kılıfı birbirine benzer özellikler göstermektedir. Glutene karşı oluşturulan saldırı sadece glutene karşı değil, bir süre sonra bunlara benzeyen vücut dokularına karşı da harabiyete sebep olmaktadır. Glutenin yanı sıra buğday, çavdar, yulaf, arpa gibi tahıllar ve kuru fasulye, nohut, mercimek gibi birçok baklagil ve sütte bulunan protein yapısındaki lektinlerin de otoimmun hastalıklara neden olabileceği konusunda da araştırmalar mevcuttur.

Geçirgen bağırsak sendromunun da otoimmün hastalıkları etkileyebileceğine dair çalışmalar bulunmaktadır. Son zamanlarda sıkça duyduğumuz geçirgen bağırsak sendromu, sürekli baskı altında kalan sindirim kanalı yapılarının seçici geçirgen yapısını kaybederek birçok zararlı organizmayı geçirir hale gelmesidir. Bu durum bağışıklık sisteminin sürekli uyarılmasına ve fazla çalışmasına neden olmaktadır. Sürekli tetikte olan bağışıklık sisteminin de vücut yapılarına saldırma riski artmaktadır.

Bağışıklık sistemini aşırı duyarlı hale getirebilecek ve otoimmün hastalıklara davetiye çıkarabilecek en önemli etkenlerden biri de ağır metal birikimidir. Ağır metallerin en önemli özelliklerinden biri de bağışıklık sistemini uyarmalarıdır. Çünkü savunma hücreleri diğer tüm hücrelerde biriken ve zarar veren toksinlere karşı tepki oluşturmaktadır. Ayrıca yapılan araştırmalar ağır metal ve diğer toksik bileşenlerin genetik olarak otoimmün sorunlara yatkınlığı olanlarda hastalıkların erken ortaya çıkmasına ve hastalığa sebep olabileceğini göstermektedir.

Otoimmün hastalıklarda hedef organlardan ziyade önemli olan hastalıkların ardındaki asıl sebebi görebilmektir. Otoimmün hastalıklarda asıl problem her zaman bağışıklık sistemindedir. Klasik tıpta, oluşum mekanizmaları aynı olmasına rağmen farklı organ sistemlerinin etkilenmiş olması gerekçesiyle bu hastalıkların birbirleriyle olan bağlantıları göz ardı edilebilmektedir. Bütünsel tıp cihazlarının önde gelen uygulayıcılarından olan Mora Terapide amaç her zaman tedaviye bağırsaklardan başlamaktır. Hastalıkların teşhis ve tedavisinde bağırsak sağlığı ve florası mutlaka sorgulanmakta ve sorun söz konusu ise iyileştirilmeye bağırsaklardan başlanılmaktadır. Aynı zamanda yapılan bağırsak terapileri sonrasında uygulanması istenen diyet protokolü de bağırsak mikroflorasını destekler niteliktedir. Aynı zamanda sadece bağırsaklar değil, bağışıklık sistemini aşırı derecede uyarabilecek ağır metal ve stres gibi etkenlerin de ortadan kaldırılmasında Mora Terapi son derece etkilidir. Örneğin Mora Terapi, civa ve kadmiyum gibi vücutta birikimi en sık rastlanan ağır metalleri kolayca teşhis edebilmekte ve vücuttan uzaklaştırılmasını sağlayabilmektedir. Böylelikle vücut ve bağışıklık sistemi bütünsel olarak sağlıklı olabilmekte ve hastalık semptomları da azalmakta veya ortadan kalkabilmektedir. 

21 Aralık 2018 Cuma

MORA TERAPİNİN ASTIM TEDAVİSİNDE KULLANIMI


Astım, havayollarını yani akciğerlere hava taşıyan bronşları etkileyen bir hastalıktır. Havayolları mikrobik olmayan sebeplerden dolayı iltihaplanıp hassaslaşarak polen, soğuk hava/su, stres ve hormonlar gibi bazı etkenlerden kolaylıkla tahriş olarak tepki vermeye hazır hale gelmektedir. “Tetikleyici” olarak da adlandırılan bu etkenler; havayolu duvarının şişerek ödemli hale gelmesine yol açmaktadır. Bu şişme, zaman zaman hava akımını engelleyerek solunum sıkıntısına neden olabilmektedir. Bu dönemlere de astım nöbetleri denmektedir.

İlerleyen iltihapla birlikte havayolu duvarında kalınlaşma meydana gelmektedir. Aynı zamanda havayollarındaki salgı bezlerinden hava akışını önleyen yapışkan bir salgı olan mukus salınımı başlamaktadır. Verilen bu tepkiler solunum yollarının daralmasına ve kişinin nefes alıp vermesini zorlaştıran astım belirtilerinin ortaya çıkmasına neden olmaktadır.



Astım, hava yollarının tıkanmasına bağlı ataklar şeklinde kendini göstermektedir. Astım belirtileri genellikle; öksürük, nefes darlığı, hırıltılı nefes alıp verme ve göğüste sıkışma hissidir. Astım belirtilerinin astım tanısı konulmasına yardımcı olabilmesi için; tekrarlayıcı olmaları, gece ve sabaha karşı ortaya çıkmaları, bazı alerjen maddelere maruz kalınması veya egzersiz sonrası tetiklenmeleri gerekmektedir. Astım hastaları atak geçirmedikleri sürece kendilerini iyi hissetmektedirler.

Astım tanısı, detaylı hasta öyküsü, muayene bulguları ve solunum fonksiyon testleri ile konulabilmektedir. Genel astım belirtileri ise şöyledir; genellikle kuru denebilecek ve gece uykudan uyandıracak şekilde kuvvetli öksürük, hırıltılı solunu, göğüste tıkanıklık ve sıkışma hissi, soluk alıp verirken ıslık sesi ve nefes darlığıdır.

Astımı tetikleyen nedenleri; ev tozu akarları, ev hayvanları, hamam böcekleri, küf mantarları ve polen gibi allerjenler, mesleksel etkenler, sigara kullanımı, ev içi ve dışı hava kirliliği, enfeksiyonlar, nezle, sinüzit, burun polibi gibi üst solunum yolu hastalıkları, gastroözofagial reflü (GÖR), psikolojik faktörler, ilaçlar, obezite ve bazı besinler şeklinde sıralamak mümkündür.

Mora terapi yönteminin solunum yolunu etkileyen alerjilerde ve astımda kullanımı sonucu hasta semptomlarında gözlemlenebilir derecede azalma ve ilaç kullanımında tatmin edici şekilde bir azalma söz konusudur.

Tüm terapilerde olduğu gibi astım ve alerjiye de bütünsel yaklaşıldığında; lenfatik drenajın yetersizliği vücudun toksik kirlenmesinin ana nedenlerindendir ve buna bağlı olarak hücreler arası sıvının akışkanlığı azalmaktadır. Akışkanlığın azalması toksik kirlenmenin artışına, yani hücre metabolizması sonucu oluşmuş atık maddelerin, proteinlerin ve diğer kimyasal madde ile ağır metallerin birikmesine yol açmaktadır. Bu nedenle hücreler fonksiyonlarını yerine getiremez hale gelmektedir. Tedavi öncesi genel detoksifikasyona mutlaka yer verilmelidir.

Vücudun en önemli immünolojik organlarından olan lenfatik ve bağırsak sistemlerinin fonksiyonlarını bozacak yüklerin bulunması, bağırsaklar üzerinde çeşitli mantarların –özellikle de Candida yükünün- yoğun olması gerek alerjik rahatsızlıkların gerekse de kronik birçok hastalık tablosunun tedavilere direnç göstermesinin ana nedenlerindendir. Vücudun ve özellikle bağırsakların Candida yükünün olması vücudun bağışıklık sistemini önemli oranda baskıladığı için Candida’ ya yönelik temizleme işlemi, alerji tedavisi ile eşzamanlı hatta daha önce yapılmalıdır.

Obezite ve sigara kullanımı astım hastalarını olumsuz etkilediğinden, bu tip danışanların tedavisinde Mora kilo terapileri ve Mora sigara bırakma terapilerine mutlaka yer verilmelidir. Ayrıca hastaların herhangi bir besin veya çevresel alerjenlere alerjisi olup olmadığı test edildikten sonra astımı tetikleyebilecek sebepler ortadan kaldırılacak şekilde tedavi planı oluşturulmalıdır. Özellikle polen alerjisinde mümkün olduğu kadar geniş bir spektrumda polen tozunu tedaviye dâhil etmek gerekmektedir. Bu konuda hastayla iyi bir iletişim kurulup, bahçeden veya ormandan gerekli polenler temin edilebilmektedir. Bütün yıl devam eden solunum alerjilerinde (astım, allerjik rinit), küf mantarları ve toz akarları düşünülmeli ve özellikle yatak odasından, dolapların üzerinden ve banyo gibi nemin fazla olduğu mekânların duvarlarından elektrikli süpürge ile alerjen temin edip, tedaviye eklemek alerji ve astım tedavilerinde başarıyı artıracak uygulamalardır. 

14 Aralık 2018 Cuma

VÜCUDUNUZUN SESİNE HEALTH SCANNER İLE KULAK VERİN


Bütünsel tıbbın modern tıptan ayrıldığı en önemli nokta, modern tıp yanlış bir yaşam tarzının neden olduğu pek çok kronik hastalığı, hastalık belirtilerini ortadan kaldırarak tedavi etme iddiasındayken, bütünsel tıbbın bu belirtileri bir neden değil, temelde yatan asıl sorunu haber veren bir sonuç olduğu şeklindeki yaklaşımıdır.

Bütünsel tıpta tedavi değil, iyileşme esastır ve iyileşme de bedenin kendi rezervlerini kullanarak, belli yaşam tarzı değişiklikleri ve belirli uygulamalarla kendi kendine gerçekleştirdiği bir süreçtir.

Bütünsel tıp, insanın sadece fiziksel sağlığı üzerinde durmayıp, duygusal, zihinsel ve ruhsal boyutların da sağlığın bileşenleri olarak göz önünde bulundurmaktadır. Bütünsel sağlık tüm bu unsurların dengesinin kurulmasıyla sağlanabilmektedir.



Vücudumuzdaki doku ve sistemler arasındaki iletişimin elektromanyetik frekanslar yardımıyla gerçekleştiğinden yola çıkarak icat edilen Mora Terapi cihazları, iki eş elektriksel sinyalin birbirini seçmesi ve ilişkiye geçmesidir. Biorezonans metodunun başlangıcı olarak kabul edilen Mora Terapi cihazları geliştirilen teknolojisi ile pek çok farklı sağlık sorununun tedavisi için kullanılmaktadır.

Mora Terapi kendi markası altındaki cihazları ile birlikte Health Scanner ve Biofoton cihazlarını da Türk doktor ve hastalarıyla buluşturmaktadır. Bionic Health Scanneri en son kuantum tıbbı bilgilerine dayanarak aminoasitlerden ağır metallere ve minerallere kadar yüzlerce değeri saniyeler içinde ölçebilmektedir.

Bionic Health Scanner, ana cihaza bağlı bir el sensörünün avuç içinde 1 dakika tutulmasıyla kalp ritmi, böbrek fonksiyonu, karaciğer fonksiyonu, kemik hastalıkları, vücut toksinleri, beyin sinirleri, ağır metaller, aminoasitler, vitamin, mineral, eser, element, cilt, göz, prostat, jinekoloji ve göğüs gibi 40’a yakın alandaki sağlık analizi saniyeler içinde ölçebilmektedir. Hücre ve organların manyetik dalgalarını nano ve mikro- Gauss aralığında ölçerek yüzlerce değeri doğru bir şekilde gösteren Bionic Health Scanner mini bir check-up imkânı sunmaktadır. 40’a yakın spesifik sağlık analizini olması gereken normal değerler ile birlikte veren Bionic Health Scanner, kişiye değerlerini normal değerleri ile karşılaştırma imkânı sağlamaktadır.

Bionic Health Scanner’in özel yazılımı, kişinin değerlerinin normal değerlerinin üzerinde seyretmesi halinde hastalığın tanı ve tedavisi için yol gösterici konumundadır. Bionic Health Scanner geleneksel, tamamlayıcı ve bütünsel tıp tedavilerindeki her bir parametre için ipuçları vermektedir. Hücre ve organların manyetik dalgalarını nano ve mikro-Gauss aralığında ölçerek değerlendirme yapan Bionic Health Scanner ile bulunan tüm çözümsel sonuçlar hastanın sağlığı için birer ipucu değeri taşımaktadır. Ayrıca, bu cihazla yapılan düzenli ölçümler, hasta durumunun hızlı bir kontrolle takip edilmesini kolaylaştırmaktadır. 

7 Aralık 2018 Cuma

ÇAĞIMIZIN HASTALIĞI METABOLİK SENDROMA MORA TERAPİ YAKLAŞIMI


Metabolik sendrom; insülin direnci zemininde gelişen, karın çevresi yağlanma, obezite, glukoz intoleransı veya diyabet, kan yağlarının düzensiz seyretmesi, hipertansiyon ve koroner arter hastalığı (KAH) gibi sistemik bozuklukların birbirine eklendiği ölümcül bir hastalıktır. Metabolik sendrom ayrıca insülin direnci sendromu, sendrom X, polimetabolik sendrom, ölümcül dörtlü ve uygarlık sendromu gibi farklı terimlerle de tanımlanmaktadır.



Türkiye’de gerçekleştirilmiş bir çalışmaya göre, 2000 yılı itibariyle Türkiye genelinde 30 yaş ve üzerindeki 9,2 milyon kişide metabolik sendrom mevcuttur. Ülkemizde metabolik sendrom görülme sıklığı, erkeklerde %28, kadınlarda ise %40 gibi oldukça yüksek değerlerdedir.

Metabolik sendrom görülme sıklığı tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de artış göstermektedir. Sendroma en yatkın kişiler ise oturarak çalışan, düzensiz beslenen, yoğun stres altında çalışanlardır. Hareketsiz yaşam tarzı, fast-food alışkanlığı, sigara kullanımı ve özellikle stres, sendromun giderek daha erken yaşlarda ortaya çıkmasına sebep olmaktadır.

Metabolik sendrom dünyada ve ülkemizde giderek daha fazla sayıda insanı etkilemekte olan önemli bir ölüm nedenidir. Metabolik sendromlu kişilerde kalp damar hastalıkları çok sık görülür ve ölüm riski de buna bağlı olarak artmaktadır. Kan şeker düzeyi diyabet sınırında değilse bile ileriki evrelerde bu hastalığın gelişebilmesine zemin hazırlamaktadır. Bu bireylerin tüm risk faktörleri göz önünde bulundurularak tedavi edilmesi gerekmektedir.

Metabolik anormallikler ve kardiyovasküler risk faktörlerini kapsayan metabolik sendrom daha çok insülin duyarlılığı bozulmuş bireylerde ortaya çıkmaktadır. Metabolik sendromu oluşturan başlıca unsurlar; insülin direnci, karın çevresi yağlanma, yükselmiş kan basıncı, kan yağları anormallikleri ve ürik asit yüksekliğidir. Bahsedilen faktörlerden birinin varlığında mutlaka gerekli tahliller yapılarak diğerleri de araştırılmalıdır. Çünkü bu unsurlar birbirilerini tetikleyebileceği unutulmamalıdır. Örneğin şişmanlık arttıkça şeker, tansiyon ve kan yağları da yükselmektedir.

Metabolik sendrom, insülin direnci sendromu olarak da isimlendirilmektedir; çünkü bu hastalıktaki bulguların hemen hepsi çeşitli dokulardaki insülin reseptörlerinin iyi çalışmamasına bağlıdır. Son yıllarda şişmanlığın insülin direncine neden olmasından çok, insülin direncinin şişmanlığa neden olduğu üzerinde daha çok durulmaktadır. Çünkü yağ dokusu dışındaki dokularda, özellikle de beyin dokusunda insülin etkisi azalınca, organizma aldığı enerjiyi kullanmaktan çok yağ dokusunda depolama yönünde çalışmaktadır.

Metabolik sendrom tedavisinde ilk amaç; insülin direncine neden olan risk faktörlerinin yaşam şekli değişiklikleri ve gerekli tedavi yöntemleri ile kontrol altına alınmasıdır. Yaşam tarzı değişikliği dışında, metabolik sendromu tedavi edebilecek tek bir unsur söz konusu değildir. En uygun tedavi yöntemi kilo kaybının sağlanması, düzenli egzersiz ve sağlıklı beslenme gibi yaşam şekli değişiklerinin sağlanması ve sigara kullanımının sonlandırılmalıdır.

Yaşam tarzı ile doğrudan bağlantılı olan metabolik sendromun tedavisinde başarılı sonuçlara imza atmış bütünsel tıp yöntemi Mora Terapiyi hastalarına uygulayan doktorlarımız, metabolik sendromlu hastalarda iyileşmeye dair Mora Terapi ile gerçekleştirilmek istenen iki amacı: “Birincisi karbonhidrat bağımlılığını azaltmak veya bitirmek, ikincisi ise efektif bir detoksifikasyon ile insülinin etkinliğini artırmak.” şekilde özetlemektedir.

Kilo almaya neden olmasının dışında metabolik sendorumun ortaya çıkmasında da oldukça etkili olan karbonhidrat bağımlılığı için hastanın bağımlısı olduğu şeker, tatlı, çikolata, buğday ekmeği, un ve tuz gibi maddeler tüplere konularak Mora Terapi cihazları aracılığıyla vücuttan silinmektedir. Vücuttaki doku ve sistemler arasındaki iletişimin elektromanyetik frekanslar yardımıyla gerçekleşmesinden yola çıkan Mora Terapi teknolojisi, karbonhidrat bağımlılığı ile tahribata uğramış hücrelerin yeniden sağlıklı hale getirilmesini sağlamaktadır.

Mora terapide, karbonhidrat bağımlılığının vücuttan silinmesi ile hastalanın sağlıklı beslenmesine destek olunarak metabolik sendroma yola açan belirtilerin ortadan kaldırılması amaçlanmaktadır. Metabolik sendromda Mora Terapi tedavileri uygulanırken hastanın bütünsel olarak iyileşmesi ele alındığı için vücudun tüm zararlı maddelerden kurtulması ve aynı zamanda insülin hormonu ile hücre yüzeyindeki insülin reseptörlerinin etkileşiminin gerçekleştiği ortamın (interstisyum- mesenkimal alan) temizlenmesi amacıyla genel bir detoksifikasyon işlemi gerçekleştirilmektedir. Bu şekilde hem vücut zararlı frekanslardan arınmakta hem de vücuttaki insülin etkinliği arttırılmaktadır. Aynı zamanda seans sonrasında bol su içilmesine, dengeli ve sağlıklı beslenilmesine ve düzenli egzersize yönlendirme yapılarak kişilerin sağlıklı bir yaşam tarzı benimsemeleri desteklenmektedir.