17 Mayıs 2019 Cuma

Sindirim Dostu ve Düşmanı Besinler!


Sağlıksız beslenme, sigara, alkol ve stres derken bağırsaklarımızdaki iyi bakterilerin sayısı zamanla azalabiliyor. Bunun sonucunda sağlıklı bağırsak floramız bozularak hastalıklara davetiye çıkarıyor. Bağırsaklar, sindirim sistemimizin düzenli ve sağlıklı bir şekilde çalışmasını sağlayan en önemli organlardan biridir hatta başında gelir. Eğer yanlış bir beslenme alışkanlığına sahipseniz, sindirim sisteminiz doğru bir şekilde çalışmaz ve tuvalete çıkamama durumu, çok tuvalete çıkma durumu, ishal, kabızlık, gaz, şişkinlik gibi birtakım sağlık sorunlarıyla karşılaşabilirsiniz. Yazımızın devamında sindirim dostu olan ve olmayan besinleri sizinle paylaşacağız. Önce sindirimi zorlaştıran besinlerle başlayalım!






İlk sıralara birçoğumuzun maalesef çok sevdiği kahve ve çikolotayı eklesek yanlış yapmış olmayız. Bu besinlerin barındırdıkları bazı maddeler yemek borusundaki alt ucu gevşettiği için reflü şikâyetlerinin artmasına neden oluyor. Dolayısıyla bayram boyunca özellikle reflüye eğilimi olan kişilerin bu ürünleri tüketirken dikkat etmesi gerekiyor. Süt ve sütlü tatlılarda bulunan laktoz midede şişkinlik ve gaza neden olduğu için, bu iki besin aslında hepimizin aşina olduğu bir sindirim sistemi düşmanı. Bunun yerine yoğurt, peynir ve laktozsuz süt ile kalsiyum ihtiyacınızı karşılayabilirsiniz. Reflünüz varsa ve tetiklenmeye müsait se acı kırmızı biber de uzak durmanız daha sağlıklı olacaktır; çünkü küçük çapta hemoroidi olan bir kişiyseniz dahi, çok acılı yemekler hemoroidin büyümesine, hatta kanamaya neden olabilir. Gazlı içecekleri ve kızartmaları hâliyle söylemimize bile gerek yok ama olsun, biz yine de söyleyelim. Uzak dursanız iyi olur!

Bu kadar “zarar adına bilgi” yeter diyorsanız sindirim sistemi arkadaşlarımızdan bahsetmeye başlayabiliriz.

Yüksek oranda lif içeren fasulye, bezelye ve mercimek gibi baklagiller sağlıklı bir bağırsak hareketine yardımcı olabilir. Bağırsakları çalıştıran bakliyat ürünleri aynı zamanda protein ve demir gibi mineraller açısından doğru bir kaynak. Aynı şekilde kuru meyveleri de sindirim sistemi dostu olarak tanımlayabiliriz. Örnek verecek olursak; 3 adet kurutulmuş incir 1.5 gram, 2 adet kuru kayısı 1.7 gram ve 3 adet kuru erik yaklaşık olarak 1.9 gram besin lifi içeriyor. Bu dostlar arasına taze meyvelerin de birçoğunu hatta neredeyse hepsini dahil edebiliriz. Meyveler lif bakımından zengindir ve günlük ihtiyacınız olan vitamin ve minerallerin çoğunu almanıza yardımcı olur; yüksek lif içeren meyveler arasında da kabuklu elma, portakal, çilek ve muzu sayabiliriz. Ve tabii ki tüm sebzeler; ancak ilk sıraya alacaklarımız kesinlikle enginar, brokoli, şalgam, mısır, Brüksel lahanası ve çok sevdiğimiz patates olmalı. Peki bu liflerin sindirilmesi gerekmiyor mu? Gıdalar yoluyla alınan liflerin sindirilmesi, bağırsakların daha kolay çalışması için gün boyu alınan sıvı miktarı önem taşımaktadır. Bu sıvının kahve ve çay gibi içecekler yerine su olarak alınması gerekmektedir. Yetersiz su tüketimi bağırsakların sertleşmesine ve tuvalete çıkmada zorlanmaya neden olabilir. Bir de kendi başına bağırsak dostu besinlerimiz mevcut, onları da maddeler hâlinde sıralayacak olursak:

1.      Kefir,
2.      Yoğurt,
3.      Badem,
4.      Turşu,
5.      Somon,
6.      Rezene çayı,
7.      Papatya çayı.

Unutmayın, Mora Terapi ile tanışarak tüm bu olumsuzlukların önüne geçebilecek ve sorunları tamamıyla ele alacak bütünsel sağlık hakkında bilgi sahibi olabilir ve bu çağın ötesinde terapi yöntemleriyle sağlık özgürlüğüne kavuşabilirsiniz. Herkese sağlıklı günler!

3 Mayıs 2019 Cuma

Ağır Metal Zehirlenmeleri Hakkında Ne Kadar Bilgiliyiz?

Sanayileşme, insanların yaşam alanlarındaki toksik ağır metallerle iyiden iyiye tanışmasına sebep oldu desek yanılmayız. Sanayileşmenin kirlettiği doğada yetişen bitkisel ve hayvansal gıdaların alımı, denizlerin kirlenmesi, geri dönüşümlü kullanılan malzemeler, yakıtlar ve bunların kirlettiği havada adeta insanoğlu kendini ister istemez zehirleyebiliyor. Ağır metaller, çevre şartlarına dayanıklı olduklarından insan ve diğer canlılarda birikebiliyorlar. Bunu biyoakümülasyon; çevrede bulunan ağır metallerin zaman içinde organizmada birikmesi şeklinde ve biyomagnifikasyon; besin zincirindeki küçük canlılardan daha büyük canlılara doğru gittikçe katlanarak birikmesi şeklinde yapmakta. Peki ağır metaller bizleri spesifik olarak ne yönde olumsuz etkiliyor?

Hâlsizlik, konsantrasyon bozukluğu, iştahsızlık, kas ya da eklem ağrıları, kansızlık problemi gibi pek çok farklı durumda gereken ilk nedenlerden bir tanesi de ağır metal zehirlenmeleridir. Bu, düşünüldüğünden çok sık rastlanan bir sorundur ve birçok farklı semptomla hayatımızda karşımıza çıkabilir. Ağır metal zehirlenmesinden muzdarip olmamız için sanayi işçisi olmamız da gerekmiyor; modern yaşamın her alanında ağır metallere maruz kalıyoruz. Şehir hayatında aldığımız her nefeste, hatta yemek pişirdiğimiz tava, içtiğimiz suyla bile ağır metallere maruz kalabiliyoruz. Ağır metal deyimiyle genel olarak vücudun gereksinimi olmayan endüstriyel ve sanayi ürünleriyle alınan toksik etkili elementler kast edilir. Kurşun, cıva, arsenik, alüminyum, kadmiyum gibi ağır metaller vücuda besinlerle, içme sularıyla hatta hava yoluyla buhar olarak girer, yumuşak dokularda birikip uzun yıllar kalır ve anneden çocuğa da geçme riski teşkil eder.



Olası olumsuzluklardan bahsedip biraz moralinizi bozmuş olabiliriz. Ama merak etmeyin, yazımızın bu bölümünde ağır metallere karşı koymak için neler yapmamız gerektiğinden ve “ağır metal detoksu”ndan bahsedeceğiz.

Öncelikle ve kesinlikle nedeni bilinmeyen kronik yorgunluk, kansızlık, halsizlik, savunma sistemi zayıflığı, kas, eklem ağrıları ve depresyon gibi sorunlarda vücutta ağır metal birikimi olup olmadığının kontrolü için gerekli testler yapılmalıdır. İthal, güvenliği zayıf oyuncaklardan çocukları uzak tutmalı, kaynağı belli olmayan boyalı seramikleri, teflonları, mutfak malzemelerini kullanmamalıyız. Gıda konusunda ise hepimizin çocuk yaştan itibaren öğrendi gibi sebze ve meyveleri iyi yıkamalı, içecek ve yiyecek ile temas eden alüminyum folyoların ısı ile temasından kaçınılmalıdır. Ucuz kumaş boyası, plastik baskı vb. gibi tehditlere karşın aşırı kalitesiz giyim ürünleri de bu konuda tehdit unsuru. Deniz ürünlerini dikkatli tüketmeli, hava kirliliğini ciddiye almalı, mümkünse trafik yoğunluğundan uzak bölgelerde yaşamak tercih edilmelidir. Ve tabii ki sigaradan kesinlikle ve kesinlikle uzak durulmalıdır.
Son olarak ise ağır metal detoksu için oldukça önemli besin takviyelerinden bahsetmemiz gerekir. Aşağıdaki yiyecek ve içecekler, dünya tarafından da bu konuda kabul görmüş, ağır metal zehirlenmesinin etkilerinden korunmak için rutin beslenme planımıza entegre edilebilir:

•        Brokoli
•        Brüksel lahanası
•        Kereviz
•        Kişniş
•        Lahana
•        Mantar
•        Fesleğen otu
•        Havuç
•        Ispanak
•        Pazı
•        Karalahana
•        Maydanoz
•        Narenciye (portakal, greyfurt, limon)
•        Sarımsak
•        Soğan
•        Spirulina
•        Zencefil
•        Zerdeçal

Yukarıdaki tüm besinlerin dahil edilebileceği ağır metal detoksuna yardımcı olabilecek besinlerden oluşan beslenme planı ve şelasyon terapisi ağır metalleri vücuttan uzaklaştırma yöntemlerinden bazılarıdır. Mora Terapi yönteminde ise yapılan elektro akupunktur testi ile vücudunuzda birikmiş ağır metaller tespit edilebilmekte ve ağır metal detoksu terapilerimizle birlikte yapılan şelasyon terapisi ile ağır metaller vücuttan uzaklaştırılabilmektedir. Yeni ve fonksiyonel, kişiye özel tedavi imkanı sunan “Mora Optima” opsiyonu ile çok geniş ve farklı endikasyonlarda otomatik çalışma imkanı sağlar. Tüm hasta bilgilerine, istenildiğinde Yeni Mora NOVA’daki veri saklama özelliği sayesinde kolaylıkla ulaşılabilir. Ağır metal ve yeni tüm diğer testler çok daha kolay bir şekilde uygulanabilir.

Herkese ağır metalden uzak, sağlıklı günler!


19 Nisan 2019 Cuma

Neden Antibiyotik Kullanırken Dikkat Etmeliyiz?

Antibiyotikler, enfeksiyon tedavisinde kullanılan ilaçlar olarak tanımlanır. Bakterilerin neden olduğu hastalıklara da enfeksiyon denir. Kelime anlamı ile de “antibiyotik” terimi, “hayata karşı” anlamına geliyor. Antibiyotikler de bakterileri çeşitli mekanizmalarla öldüren ve çoğalmasını durduran ilaçlar olarak enfeksiyon hastalıklarının tedavisinde kullanılır. Bazı antibiyotikler kısıtlı sayıda farklı bakteri türü ile savaşabilirken, bazıları ise “geniş spektrumlu” yani pek çok bakteri türüne etki edebilme niteliğine sahip. Sonuç olarak baktığımız zaman antibiyotikler birçoğumuzun hayatında olmazsa olmazların başında geliyor.

Ülkemizde reçetesiz antibiyotik alınamaması, bilinçli antibiyotik kullanımı konusunda farkındalık oluşturulması gibi tedbirlerle antibiyotik kullanımı yılda 250 milyon kutu gibi inanılmaz bir sayıdan yaklaşık 170 milyon kutuya düştü; ancak bu sayıya rağmen hâlen dünyada ve Avrupa’da en çok antibiyotik kullanan ülkelerin başında geliyoruz. Antibiyotikler diğer ilaç türlerine oranla maalesef en fazla suiistimal edilen ilaçlar arasında yer alıyor. 



Öncelikle bilinen en büyük yanlışlardan birisiyle başlayalım: Antibiyotik ateş düşürmez; sadece uygun doz ve şekillerde kullanıldığı zaman hastalığın kaynağı olan enfeksiyonu ortadan kaldırdığı için ateş düşer. Bu duruma soğuk algınlığı ve gribi de ekleyebiliriz, çünkü soğuk algınlığı ve grip çoğunlukla kendi kendine iyileşebilen hastalıklardır ve antibiyotik alımı gerektirmez. Aynı şekilde antibiyotikler herhangi bir ağrıyı dindirmez, burun akıntısı veya öksürük problemlerini de hafifletmez. Tüm ilaçlarda olduğu gibi yaygın ve yanlış kullanımda hızla direnç gelişir ve ilacın faydalı olacağı zamanlarda etkisi dirence bağlı olarak düşer. Antibiyotikle ilişkili olarak ishal oluşabilir, bağışıklık sistemine zarar verdiği ve vücuda yararlı mikroorganizmaların olduğu florayı değiştirdiğinden antibiyotik direnci gelişip, hastalıklar daha ciddi boyutlara ulaşabilir. Peki antibiyotikleri ne zaman ve nasıl kullanırsak faydalı sonuçlar alabiliriz?

İdeal antibiyotik kullanımında doğru tanı sonrası doğru ilaç tedavisi çıkış noktası olmalı. En uygun yoldan, etkin dozda, optimum aralıklarla ve uygun süreyle antibiyotik verilmelidir. Doğru antibiyotik kullanımı için,  mikrobiyolojik olarak kanıtlanmış bakteriyel bir enfeksiyonun varlığı sorgulanmalı. Buna “akılcı antibiyotik kullanımı” adı verilir. Akılcı antibiyotik kullanımı doğrultusunda uygun antimikrobiyal tedavi; hastalık şiddet ve süresinin kısaltılması, kronikleşmenin önlenmesi ve komplikasyonlar açısından oldukça önemlidir.

Unutmayalım ki akılı antibiyotik kullanımı, dünyada giderek yaygınlaşan ve bakteriyel enfeksiyonların tedavisini güçleştiren antibiyotik direncinden, aşırı antibiyotik kullanımının tıbbi, ekonomik ve toplumsal sakıncalarından koruyarak, sağlıklı kuşaklar oluşmasına katkı sağlar. Herkese sağlıklı ve enfeksiyondan uzak günler!

5 Nisan 2019 Cuma

Müziğin ve Sporun, Ritmin ve Vücudun Eşsiz Harmonisi!

Müzik ve spor; ayrı ayrı ele alındığında milyonlarca insanın vazgeçilmezleri arasında. Bazıları içinse ikisi birlikte de birbirinden asla ayrılmayacak konumda. Hayatınızda yer edinen ayrılmaz ikilileri düşünün; bir tanesine sahipseniz bile zihniniz direkt olarak öbürünü düşünecek ve yüksek ihtimalle onu da isteyip elde edeceksiniz. Hâl böyleyken müzik ve spor ikilisinin kimseye herhangi bir zararının olmaması, aksine uygulayan herkese yarar sağlayacağını bilmek de bu yazımızı keyifle okuyacak tüm takipçilerimiz için ekstra önem taşıyor!

Müziğin faydaları çağlardır tartışılıyor ve bilimsel olarak detaylıca inceleniyor; hatta Osmanlı dönemindeki Beyazıt Külliyesi’nde akıl hastalarının müzikle tedavi edildiği özel odalar bile bulunuyordu. Günlük hayatımızda müziğin psikolojik faydalarını düşündüğümüzde en basit hâliyle eğlenmek, konsantrasyon sağlamak ya da “kafa dağıtmak” için etkili olduğunu söyleyebiliriz. Burada bahsettiğimiz “kafa dağıtmak” fiilini zihnimizdeki kalabalık düşüncelerden arınıp, meditasyon misali tam konsantre olma durumu olarak düşünebilirsiniz.

Özellikle bireysel sporlarda konsantrasyon çok önemli. Örneğin birçok sporcuyu yarış öncesinde kulaklıkla görmenizin sebebi de budur. Bireysel sporları bir kenara koyarsak takım sporlarında da müzik, antrenman ve maç öncesi ısınma sırasında birçok sporcunun en iyi arkadaşı durumuna geliyor. Yanlış anlaşılma olmasın; müziği sporumuza katmamız ve bundan zevk veya fayda sağlamamız için tabii ki de profesyonel bir sporcu olmamıza gerek yok. Müzik evrensel ve herkes içindir; aynı spor gibi.                               


Müzikle rahatlama branş fark etmeksizin çok sık kullanılan bir yoldur. Günümüzde araştırmalar müziğin, egzersiz sırasında ve rahatlamada verimli etkileri olduğunu gösteriyor. Kanada'daki McGill Üniversitesi'nden David Levitin ve ekibinin araştırması, müzik dinlerken beynin morfin gibi etki gösteren opioid kimyasalını salgıladığını ve bunun da spor esnasında oluşan ağrıları azaltmaya yardımcı olduğunu gösterdi. New Scientist dergisinde yayınlanan Levtin ve ekibinin çalışmalarına göre müzik bağışıklık sistemini güçlendiriyor ve stresi de azaltıyor.

Yine bu doğrultuda yapılan incelemelerde müziğin; dayanıklılık ve yüksek performansı sürdürmeyi gerektiren antrenmanlarda veya egzersiz sırasında, performansın süresini artırdığı ve büyük geri kazanım sağladığı tespit edilmiş. Örneğin ağırlık kaldırmada, ağırlığın kaldırıldığı süre ile seçilen müzik bölümlerine ayrılarak, aynı şekilde sürekli motivasyonun yükseltilmesi sağlanmış. Örneğin koşu yapıyorsak da tempomuzu müziğin ritmine göre rahatlıkla sabitleyebiliriz.

Hepimiz farklı zamanlarda farklı tarzlarda müzikler dinlemeyi severiz. Özellikle de bir iş yaparken, konsantre olmamız gerektiği anda, yorgun olduğumuz anlarda, sevinçli ve mutlu anlarımızın hepsinde farklı müziklerden hoşlanırız. Eğer siz de spor yaparken daha fazla çalışabilmek, sporu daha eğlenceli hâle getirmek ve daha fazla sonuç elde etmek istiyorsanız; kendiniz için sevdiğiniz müzik parçalarından oluşan bir liste oluşturabilir
ve bu müthiş ikiliyi yaşamanız boyunca bir arada uygulayabilirsiniz.

Bol müzikli sporlar!





22 Şubat 2019 Cuma

KRONİK İNFLAMASYON (ENFLAMASYON)


İnflamasyon (Enflamasyon), daha sık duyduğumuz adıyla yangı veya iltihap, vücudun zararlı bir etkeni durdurmak için verdiği doğal bir cevaptır. Bileğimiz burkulduğunda, elimiz yandığında ya da bir yerimiz kesildiğinde ağrı, sıcaklık hissi, kızarma ve şişme gibi akut (kısa süreli) inflamasyon belirtileri vücudumuzun başlattığı reaksiyonun göstergeleridir.

İnflamasyon aslında vücudun hasar gören bir bölgesinde enfeksiyonu önlemek, doku onarımını başlatmak gibi nedenlerle başlattığı bir süreçtir. Bu gibi akut durumlarla ilişkili inflamasyon aslında hayatımızı kurtaran bir tepkidir. Beyaz kan hücreleri hasarlı bölgeye gelerek ve orada hızla çoğalabilecek ölümcül bakteriler gibi yabancı etkenlerin ortadan kaldırılmasını sağlamaktadırlar.

Akut inflamasyon vücudun savunma sisteminin enfeksiyon oluşumunu engelleyebilmesi için geliştirdiği bir korunma mekanizmasıdır. Ancak vücuttaki inflamasyon durumu kronik hal aldığında sağlık açısından tehdit oluşturmaya başlamaktadır.



Kronik düşük dereceli bakteriyel, viral ve mantar enfeksiyonlar, kronik düşük düzeyde gıda alerjileri veya gıda intoleransları, fiziksel veya duygusal stresin kortizol seviyelerini yükseltmesi, çevreden toksisite (metaller ve su, hava ve diğer kirler), diyetle gelen toksisite (çok fazla yağ, şeker, protein, alkol) vücutta uzun süreli (kronik) inflamasyona neden olmaktadır. Vücut sürekli olarak savaşacak bir şey olduğunu düşünmekte, sürekli olarak savunma hücreleri ve savunma maddelerini kullanmaktadır.

Kronik inflamasyon genellikle sessizdir ve kızarıklık, ağrı, ödem gibi gözle görülür herhangi bir belirti vermeden de ilerlemektedir. Ancak, uzun süreli yorgunluk ve bitkinlik hali, deride gözlemlenen sebepsiz kızarıklıklar veya kaşıntılar, yeni gelişen alerjiler veya sindirim problemleri kronik inflamasyon belirtisi olabilmektedir.

Bu gibi durumlar da risk faktörleri incelenebilmektedir. Aşırı kilo ve obezite, insülin direncinin varlığı, kan kolesterol seviyelerinin yüksek seyretmesi, ileri yaş, alkol-sigara gibi bağımlılıklar ve kötü beslenme alışkanlıkları kronik inflamasyona sebep olabilecek en büyük etkenlerdendir.

Akut inflamasyonun kısa vadede hayat kurtarıcı özelliğine karşılık bu olay süreklilik kazandığında yani kronik duruma geldiğinde uzun vadede pek çok soruna yol açabilmektedir. İnflamasyon süreci sistemik bir hâl aldığında, aylarca ve yıllarca devam ettiğinde beyaz kan hücrelerinin kimyasal silahları, bu defa kronik hastalıkları tetikleyebilmektedir. Bu hastalıklara damar sertliği, kalp hastalıkları, kanser, artrit (eklem iltihabı), metabolik sendrom, yüksek tansiyon, Parkinson, Alzheimer hastalığı, astım, iltihaplı bağırsak hastalığı ve diyabet örnek olarak verilebilmektedir. Belirtilen hastalıkların çoğu obezite ile bağlantılıdır. Fazla kilo ve yağlanma ile birlikte kronik sistemik inflamasyon artmakta, kronik hastalıkların pek çoğuna zemin hazırlamaktadır. Bu süreç aynı zamanda cilt kırışıklıkları dahil dokuların hızla yaşlanmasına neden olmaktadır. Aynı zamanda sürekli tetikte olan bağışıklık sistemi zaman içerisinde hem güç kaybettiğinden vücudun dış saldırılara karşı savunması zayıflamakta hem de bağışıklık hücreleri kimi zaman vücudun kendi yapılarını düşman unsurlar gibi algılayarak otoimmün hastalıklar dediğimiz bazı tiroid hastalıkları (Hashimoto), bağırsak iltihabı, multipl skleroz, bazı eklem romatizmaları gibi kronik bozukluklara neden olabilmektedir.

Kronik inflamasyonu engelleyebilmek adına yapılabilecek en temel şeylerden birisi tartışmasız sağlıklı beslenmektir. Sadece kilo vermek için değil kronik inflamasyondan da korunmak için rafine şeker, paketli ürünler, tatlandırıcılar, şekerli içecekler ve beyaz ekmek, pirinç ve diğer rafine edilmiş karbonhidrat grubu besinlerin beslenme planından çıkarılması gerekmektedir. Rafine edilmiş karbonhidratların tüketilmesi de inflamasyona, insülin direncine ve obeziteye neden olmaktadır.  Salam, sucuk, sosis gibi işlenmiş etler, her türlü işlenmiş gıdalar inflamasyona sebep olmaktadır. Aynı zamanda trans yağ ve sağlıksız yağlardan zengin besinlerin aşırı tüketimi de bu konuda ciddi bir risk teşkil etmektedir.

Vücut yanlış beslenme sonucunda vücut inflamasyona açık hale gelmektedir. Bu durum bir enfeksiyon, sigara, alkol, stres, alerjiler, uykusuzluk, aşırı bedensel yorgunluk ve gıda duyarlılıkları gibi çevresel stresler ile birleştiğinde de inflamasyon kaçınılmaz hale gelmektedir.

Beslenme planınıza inflamasyonu engelleyebilecek, antioksidan bakımından zengin besinler eklemek doğru tercih olacaktır. Örneğin, pazı, brokoli, ıspanak, turp, zeytin yağı, yeşil çay, pancar, balık çeşitleri, zerdeçal, kırmızı meyveler, avokado gibi besinleri tercih edebilirsiniz.

Mora Terapi ile yapılan kilo terapilerinde amaç her zaman sağlıklı beslenme ve sağlıklı yaşam alışkanlıklarının kazandırılarak ideal kiloya inebilmektir. Bu şekilde kronik enflamasyona sebep olabilecek birçok etken ortadan kaldırılabilmektedir. Aynı zamanda standart programların içerisinde olan inflamasyon terapileri ile vücutta var olan inflamasyona da müdahale edilebilmektedir. 

15 Şubat 2019 Cuma

ENERJİ BLOKAJLARI VE SCARLAR


Biyoenerji, kısaca hayat enerjisi veya akımı olarak tanımlanabilmektedir. Öncelikle canlı her varlığın bir enerjiye sahip olduğu bilinmelidir. Hastalıklar, fiziksel semptomlar olarak oluşmadan önce enerji bedenlerimizde ortaya çıkmaktadır. Zihnimizde oluşturduğumuz içsel veya dış etmenler vücudumuzun bağışıklık sistemini zayıflatabilmektedir. Bu durum vücudumuzun enerji akışını bozarak enerji blokajlarına yol açabilmekte ve sonucunda hastalıklara neden olabilmektedir.

Yapılan araştırmalar gösteriyor ki; Organlar enerjik olarak blokaj altında değil ise antikor lökosit ve lenfosit miktarı ile birlikte kan dolaşımının düzenli ve yeterli oluşu sayesinde pek çok kronik sorunun oluşmasını engelleyebilmektedir. Bu durumda organ üzerindeki enerji blokajının kalkması ile birlikte ilgili bölgelerde kan dolaşımının normal düzeye gelmesi ve ilgili bölgenin kendisini koruma yeterliliğine tekrar ulaşabildiği sonucuna varılmıştır.



Geleneksel Çin Tıbbı gibi eski felsefelere göre biyolojik sistemler duygusal ve zihinsel stres, sarsıntı, batıl inançlar, çevresel ve psikolojik stres ile kendinizi geliştirmenin önündeki engellerden dolayı bloke olabilmektedir. Aynı zamanda yara izlerinin (scarların) da enerji blokajı oluşturduğu bilinmektedir. Enerji blokajları vücudun ortalamanın altında çalışmasına neden olarak hastalığa yol açabilmektedir. Hastalığa yol açmalarının yanı sıra blokajlar herhangi bir terapi veya tedavinin etkinliğini de ciddi oranda etkilemektedir. Bu nedenle yapılacak her türlü tedavi ve terapiden önce blokajların saptanarak açılabilmesi önemlidir.

Mora Terapi ile scar blokajlarını çözebilmek ve yapılacak diğer tedavilerin etkinliğini artırabilmek çok pratiktir. Mora Terapi ile yapılacak her tedaviden önce basic terapiler sonrası mutlaka scar taraması yapılır. Scarlar yani yara izleri ameliyat izleri, dikiş izleri, hatta dövmeler bile olabilmektedir. Ancak unutulmamalıdır ki her yara izi blokaj oluşturmak zorunda değildir.

Scarların blokaj oluşturup oluşturmadığı Mora Nova cihazındaki EAV diagnostik-teşhis kiti ile derecelendirilmektedir. Derecelendirme sonrası blokaj oluşturduğu düşünülen scarların cihazdaki standart programlar içerisindeki Scar Tedavi programı (Prog 149) ile lokal olarak çözülebilmektedir. Aynı program art arda 4-5 kez yara izi üzerine lokal olarak uygulandıktan sonra tekrardan test edilerek yapılacak diğer tedaviye geçilebilmektedir.

Aynı zamanda Mora Terapi ile yara izi tedavisi de mümkündür ve bunun üzerine çalışmalar bulunmaktadır. Özellikle renk terapileri ve fitoterapi ile desteklenen vakalarda ciddi iyileşmeler söz konusudur. Özellikle turkuaz rengin Scar tedavilerinde güzel sonuçlar verdiği bilinmektedir.

Mora Terapi ile yapılan Scar tedavileri hakkında detaylı çalışmamız olan http://www.mora.com.tr/download/dr_sama_karadag.pdf inceleyebilirsiniz.

8 Şubat 2019 Cuma

HOMEOPATİK NOSOD TEDAVİSİ NEDİR?


Grekçe’de ‘homeos’ benzer, ‘pathos’ hastalık demektir. Homeopati, benzeri benzer ile tedavi etmek anlamına gelmektedir. Hastalık belirtileri aslında, hastalık ile savaşan vücutta meydana gelen değişikliklerdir.

Klasik tıp, daha çok hastalık belirtilerine odaklanarak onları ortadan kaldırmaya çalışmaktadır; öksürüğü kesmek, ateşi düşürmek, ağrıyı dindirmek gibi. Homeopati ise belirtileri olduğu gibi ele almakta, vücudun savunma sistemine dair işaretler olarak değerlendirmektedir. Kısacası homeopati hastalık belirtilerinden ziyade hastalığı bütünsel olarak ele almaktadır.

Örneğin, yüksek tansiyon hastaları hayatları boyunca tansiyonlarını dengede tutacak ilaçlar kullansalar bile, genellikle kalp enfarktüsü, beyin kanaması gibi komplikasyonlar neticesinde hayatlarını yitirebilmektedirler. Bu gibi durumlarda, belirtileri ortadan kaldırmanın hastalığı iyileştirmediğini, bastırılan belirtilerin uzun vadede farklı formlarda karşımıza çıkabildiğini göstermektedir.


Homeopati kişiye özel ve bütünsel bir tedavi yöntemidir. Homeopatide her hasta için tamamıyla doğal maddelerden (bitkiler, mineraller, organik ürünler, nosodlar…) karışımlar (remedi) hazırlanmaktadır. Homeopatik remediler sağlıklı kişilerde hastalığa özgü belirtiler oluştururken, hastalarda iyileşme aracı olmaktadır. Hazırlanan remediler, bireye özgü belirtilerin bütününe etki etmektedir. Çünkü her insanın vücudu ve hastalığı kendisine özgü belirtiler göstermektedir.


Homeopatinin en temel ilkesi ‘benzer benzeri iyileştirir’ prensibidir. Bu inanışa göre, homeopatlar herhangi bir hastalık veya belirtiyi, o belirtiyi oluşturacak maddelerin iyileştirebileceğini savunmaktadırlar. Homeopatlar tarafından, iyileştirici özellikleri bulunan bu maddelerden yapılmış çözeltilere “homeopatık remedi” denmektedir.

Homeopatik remediler maddelerin enerjilerini açığa çıkaran ‘potansiyalizasyon’ yöntemiyle hazırlanmaktadır. Bu ilaçlar ileri derecede sulandırılarak ve mekanik enerjiye tabi tutularak hazırlanmaktadır.
Homeopatik remediler; Mineraller, bitkiler, hayvanlar, hastalıklı veya sağlıklı vücut dokuları veya sıvıları ve ay ışığı, X-Ray ışınları gibi ölçülemeyen, tartılamayan maddelerden elde edilebilmektedir.

Hastalıklı akıntılar, hastalık virüsü ve organ parçaları gibi materyallerden oluşturulan remedilere nosode denmektedir. Örneğin; Tubercilinum-Tüberkülozun hastalıklı ifrazatı (balgam), Medorrhinum- Gonore akıntısındaki virüs, Carsinosinum- Kanserli meme dokusu gibi.

Nosodlar, bedensel, duygusal veya zihinsel açıdan kullanılabilmektedir. Carcinosin nosodu; kanserli meme dokusundan hazırlanmaktadır ve nosodların ana teması umutsuzluktur. Yapılan araştırmalarda; Carcinosin nosodu’ nun   bazı kanser hastalarında veya ailesinde kanser hastası olanlarda umutsuzluğu ortadan kaldırabilmek için kullanılabildiği saptanmıştır. Gonore akıntısından alınan virüsten elde edilen remedi Medorrhinum nosodudur. Yine yapılan araştırmalara göre; doğuştan gelen hastalıklarda, yeni evlenen kadınlarda görülen hastalıklarda (bastırılmış gonore olabilir) da göz önünde bulundurulmalıdır.

Mora Nova cihazındaki Bach Çiçekleri gibi Nosodelar da elektrohomeopati yöntemi ile hastalıkları veya duygu durumu iyileştirmeyi amaçlamaktadır. Yine Bach Çiçeklerinde olduğu gibi hastalıklı dokulardan, virüslerden veya vücut akıntılarından hazırlanmış olan remedi frekansları cihaza kayıtlı şekilde bulunmaktadır ve bu şekilde hastaya verilebilmekte veya homeopatik sıvı oluşturulabilmektedir. Her terapide olduğu gibi burada da amaç bütünsel olarak sağlıklı olabilmektedir.