27 Temmuz 2018 Cuma

DOĞAL BESLENME NE DEMEKTİR? NEDEN ÖNEMLİDİR?


Sağlıklı beslendiğinizi düşünüyor olabilirsiniz. Ancak seçtiğiniz besinlerin de sizin kadar sağlıklı olup olmadığını hiç sorgulamış mıydınız?

Doğal beslenme bir diğer adıyla organik beslenmeyi mutlaka duymuşsunuzdur. Peki doğal beslenmek ne demektir? Gerçekten gerekli midir? Doğal beslenebilmek için neler yapılabilir? Bu yazımızda biraz bunlara dikkat çekmek istiyoruz.


Organik besinleri temel alan beslenme düzenine doğal beslenme yani organik beslenme denir. Organik besinler ise tarım ilaçları, hormon, kimyasal maddeler kullanılmadan üretilen besinlerdir. Günümüzde şehir hayatının, insanları hazır ürün tüketimine itmesi doğal beslenme alışkanlığını zorlaştırmaktadır. Buna paralel olarak obezite ve birçok kronik hastalık hızla artmaya devam etmektedir. Kırsal kesimde genel olarak daha uzun ve sağlıklı yaşam sürülmesindeki en büyük etkenlerden birinin organik beslenme alışkanlığı olduğu düşünülmektedir.


Organik tarımda, doğal gübreleme ile besinlere ilaç kalıntısı bulaşmadan organik ürünler üretilmektedir. Bu yüzden organik ürün kullanımı hem doğaya hem de sağlığımıza daha faydalıdır. Kullanılan tarım ilaçları ile toprak kirlenmekte ve bu besinleri tüketen bireylerde kanser oluşma riski artmaktadır.

Teknolojinin gelişmesiyle ve zamandan tasarruf sağlayabilmek adına geliştirilen yöntemler ile tarımda verimin artırılması, daha kısa sürede daha fazla ürün elde etme gibi nedenlerle tarım ürünlerinin yetiştirilmesinde kimyasal maddeler kullanılmaktadır. Meyve ve sebzelerdeki tarım ilacı kalıntıları, GDO' lu tohumlar, antibiyotikli sütler, mısır şurubu içeren ballar, hastalıklı etler, hormonlu tavuklarla ilgili birçok iddia ve araştırma söz konusudur. Maalesef araştırmalar da bunları destekler niteliktedir.

Peki doğal besin tüketiminin bize ne gibi faydaları olabilir? Kimyasal madde içermediklerinden vücutta kimyasal madde birikimi yapmazlar ve organ hasarını engellemiş olurlar. Bu nedenle çocukların tüketimi için de uygundur. Vitamin ve mineral içeriklerinin yüksek olması sebebiyle çeşitli hastalıkla mücadele edebilirler. Aynı zamanda antioksidan içerikleri de fazla olacağından kanserden korunmada da etkilidirler. Diğer bir açıdan bakıldığında ise; tarım topraklarının daha az kirlenmesini sağlarlar. Ancak üretim miktarı az olan bu ürünlerin fiyatı diğer modern tarım ile yetiştirilen besinlerden maalesef daha pahalı olarak satılmaktadır. Bu da bu besinlere herkesin ulaşımını engellemektedir.  Sağlık için faydaları göz ardı edilemeyeceğinden, imkanlarınız dahilinde ulaşabildiğiniz besinlerin organik olmasına dikkat ederek, ilerleyen yaşlarda hipertansiyon, obezite, kalp ve damar hastalıkları, kanser gibi hastalıkların oluşumunun önlenmesini sağlayabilirsiniz.

Gelelim doğal-organik ürünler hakkında kimlere güvenebiliriz ve nereden alabiliriz sorularımıza.  Herhangi bir pazarda satılan doğal ürünlerden emin olamayabilirsiniz ancak ekolojik pazarlarda satılan ürünlerin tümünün organik sertifikalı olduğuna güvenebilirsiniz.

Şimdiye kadar ben hiç önemsememiştim ama artık ben de dikkat edeceğim doğal beslenmeye diyorsanız, geç kalmış sayılmazsınız. Vücudunuzda şimdiye kadar birikmiş olabilecek kimyasallar veya bozulmuş metabolizmanız için Mora Terapiden yardım alabilirsiniz. Mora Terapi yöntemiyle vücudunuz kimyasallardan arınır, metabolizma düzenlenir, doğal hayatınıza sıfırdan başlamış olursunuz. 



20 Temmuz 2018 Cuma

TOK TUTAN BESİNLER

Besinlerin tokluk hissi verme sürelerini, içerdikleri protein, posa, yağ miktarları belirler. Bu doğrultuda bazı yiyecekler daha uzun süre tok hissetmemizi sağlar. Diyet yaparken veya gün içinde canınız bir şeyler atıştırmak istediğinde tüketebileceğiniz ve bu şekilde size kilo kontrolde de yardımcı olabilecek besinleri sizler için bir araya getirdik.



·         Yumurta: Tok tutma konusunda isim yapmış bir besin olan yumurta, tabi ki de listemizin başında yer almalıydı. Yumurta proteini, anne sütünden sonra vücutta kullanılabilirliği en yüksek olan proteindir. Yumurtanın sarısı E vitamini içerir ve yağlı yapısıyla uzun süre tok tutar. Ayrıca yapılan araştırmalarda, güne yumurtayla başlayan bireylerin gün içinde daha az kalori aldıkları kanıtlanmış.

·         Yulaf ezmesi: Yulaf, diğer tahıllara göre daha yüksek oranda çözünür posa içerir. Posa içeriği sayesinde tok tutan besinler arasında önemli bir yer kazanmıştır. Kan şekerini ve mide-bağırsak fonksiyonlarını düzenleyici etkisi de vardır. Yulaf az kalorisi ve doygunluk hissi sağlaması bakımından kilo vermek isteyenler için sağlıklı bir alternatiftir.

·         Badem: Enerji ve besin öğesi değerleri oldukça yüksek olan badem; karbonhidrat, protein, doymamış yağ, lif, fosfor, kalsiyum, demir, potasyum, magnezyum, çinko, A, B, C ve E vitamini içerir. İçeriğinde bulunan yağlar sayesinde tokluk hissi oluşturur. Ancak porsiyon kontrolü çok önemlidir. Ara öğünlerde 10-12 çiğ badem yemeniz ideal olacaktır.

·         Süt-Yoğurt-Peynir: Protein, kalsiyum, fosfor, riboflavin ve B12 vitamini olmak üzere birçok vitamin ve mineral bakımından zengin olan süt ve süt ürünleri, özellikle kalsiyum içerikleriyle bel çevresindeki yağlanma ile savaşırlar. Fermente süt ürünleri, içerdikleri probiyotik bakterilerle bağırsak dostudur, sindirim sistemini rahatlatır ve bağışıklık sistemini güçlendirirler. Süt ve süt ürünleri proteinden zengin, aynı zamanda dengeli karbonhidrat ve yağ içerikleri sayesinde uzun süre tok tutarlar.

·         Chia tohumu: Chia tohumu, özellikle son zamanlarda farklı birçok alanda adını duyurmuş, çeşitli faydalarının yanı sıra tok tutma konusunda da uzman bir besindir. Su veya süt ile birleştiğinde şişen ve jelleşen yapısı sayesinde uzun süre tokluk hissi sağlamaktadır.

·         Avokado: Zengin yağ ve lif içeriği sayesinde tok tutan besinlerden biri de avokadodur. Yağ içeriği yüksek olduğundan porsiyon kontrolüne dikkat edilmesi gereken bir besindir. Yağ kullanmadığınız zamanlarda, salatalarınıza yarım avokado dilimleyerek yeterli miktarı tüketmiş olacaksınız.

·         Mevsim yeşillikleri: Roka, dereotu, maydanoz, marul, semizotu, ıspanak gibi yeşillikler içeriğindeki posa sayesinde tokluk hissini desteklemektedir. Öğünlerinize dahil edeceğiniz yeşillikler, kilo kontrolünde ve bağırsak sağlığınızın korunmasında en büyük destekçiniz olacaktır.

·         Baklagiller: Nohut, mercimek ve barbunya gibi baklagiller lif, protein, kaliteli karbonhidrat, antioksidan ve vitamin bakımından oldukça zengindir. Bu sayede uzun süre tokluk hissetmenizi sağlar.

Mora terapi yöntemiyle yapılan bağırsak terapisi ve kilo kontrolü seanslarından sonra yukarıda bahsettiğimiz sağlıklı alternatifleri belirtilen miktarlarda kullanarak, hem daha sağlıklı bağırsaklara kavuşmuş olursunuz hem de daha sağlıklı yeme alışkanlıkları kazanmış olursunuz.

13 Temmuz 2018 Cuma

SU İÇMEK İÇİN MÜKEMMEL 4 ZAMAN


Gün içinde yapılan egzersizler, kilonuz, yaşadığınız yerin hava durumu ve cinsiyete bağlı olarak günlük su içme miktarı değişmektedir. Bunu hesaplayarak günlük içme miktarınıza bağlı kalarak su içmelisiniz. Ortalama bir hesap yapmak gerekirse; her bireyin günde en az 2,5 litre su içmesi gerekir. Yüksek ateş, ishal ve kusma gibi hastalık zamanlarında ise; ekstra su içmeye önem verilmelidir.
Elbette; susadığınızı hissettiğiniz her zaman su içebilirsiniz. Ancak günün bazı zamanlarında mutlaka su içerek; vücudunuza daha özenli davranmış olursunuz. Sizlere, ‘su içmek için 4 mükemmel zaman’ listesi hazırladık ve bazı püf noktalara değindik.



1.    Uyandıktan sonra
Her insanın güne başlama şekli farklıdır. Belki uyanır uyanmaz kahvaltı edenlerdensiniz, belki güne kahve içerek başlayanlardansınız, belki gözünüzü açar açmaz giyinip çıkanlardansınız, belki de güne erkenden başlayıp beslenmenize dikkat edip spor yapanlardansınız. Sağlıklı bir yaşam ve güne zinde başlamak için vücudun ana yakıt deposu su ile başlamak en doğrusu olur.
Uyandığınızda yarım litre (2 su bardağı) içmek iç organlarınızı harekete geçirir ve sindirim sisteminizde birikmiş toksinleri temizler. Uyanıp su içtiğiniz zaman ile kahvaltı zamanı arasında en az 20 dakika ayırmaya özen gösterin.

2.    Uyumadan önce
Uyumadan önce içilen bir bardak su ile beyin kanaması ve kalp krizi önleniyor. Vücudunuzu dinlenmeye hazırlayan bu bir bardak su ile böylece bazı hastalıklardan da korunmuş oluyoruz.

3.    Yemek yemeden önce
Yemek yemeden yarım saat önce içilen bir bardak su sindirime yardımcı olur. Aynı zamanda; doygunluk hissi vererek aşırı miktarda yemek yemenizi önler ve yemek sırasında susuzluğu önler. Yemek sırasında içilen su şişkinlik yaratacağından dolayı bunu önermiyor ve yemek öncesinde su içilmesini tavsiye ediyoruz.

4.    Duş almadan önce ve sonra
Duş almadan önce içilen bir bardak su; tansiyonun yükselmesini önler. Sodyum ve potasyum gibi mineraller duşta iken buharlaşma nedeniyle kayba sebep olur. Bu nedenle duştan sonra mutlaka su hatta mineralli su içmek gerekiyor.

Mora terapi yöntemiyle yapılan tüm terapilerimiz genel detoks protokolüne dayandığından, danışanlara mutlaka bol su içmeleri önerilir. Danışanlara su içme alışkanlığının kazandırılması tedavinin etkinliğini artırabilmek ve sonrasında daha sağlıklı bir yaşam sürdürebilmelerini sağlamak adına önemlidir.

22 Haziran 2018 Cuma

SİGARA-STRES DÖNGÜSÜ


Sigaranın sağlık üzerine olumsuz etkileri saymakla bitmez, kalp-damar hastalıkları, solunum sistemi hastalıkları, birçok kanser türü ve dahası… Ancak biz bu yazımızda belki de ilk seferde aklımıza gelmeyecek olan, sigaranın stres yönetimi üzerine olan etkilerinden bahsedeceğiz…


Herkesin sigaraya başlama hikayesi benzerdir. Kimi sürekli ailede içen bireyler gördüğü için, kimi arkadaşlarından geri kalmamak için kimiyse stresi azalttığını savunduğu için başladığını söyler ve bunlar gibi birçok sebep daha…


Stres, günlük yaşantımızın kaçınılmaz bir parçasıdır. Normal düzeylerde olan, kontrol altına alınabilen stres kişinin yaşamına heyecan katarak başarılı olmasını desteklerken, yoğun dü­zeydeki, kontrolden çıkan stres ise hastalıklara yatkınlığı artırabilmektedir.

Sigara kullanan kişiler genellikle, sigaranın streslerini azalttığını, içmediklerinde daha huzursuz olduklarından bahsederler. Ancak bu konuyla ilgili yapılan araştırmalarda, sigara içen bireylerin, içmeyenlere oranla daha çok stresli hissettikleri, hatta sigara içen kişilerde depresyon gelişebilme olasılığının da daha yüksek olduğu gözlemlenmiştir. Buradan yola çıkarak, sigaranın hoş duygular yaratmadığı aksine sigara bağımlılığı nedeniyle oluşan kötü duyguların azaltılması amacıyla içildiğinin, bize zarar veren ve yıpratan duyguların asıl yaratıcısının sigara olduğu sonucuna varabiliriz.

Stresli anlarımızda yanımızda olmasını istediğimiz, dostumuz sandığımız sigara, aslında stresi oluşturan ya da kontrolden çıkmasına sebep olan düşmanımızdan başkası değildir. Stresle başa çıkmanın birçok kolay yöntemi vardır. Kendimize vakit ayırmak, yürüyüşe çıkmak, meditasyon yapmak, müzik dinlemek, kitap okumak, yoga yapmak bu yöntemlerden sadece birkaçıdır. Kişinin kendisine iyi geldiğini düşündüğü, severek yapabileceği bir aktivite bulması sürdürülebilirlik açısından çok önemlidir.

Mora Terapi yöntemi ile uygulanan sigara bırakma terapilerinde, terapinin başında ve sonunda renk terapisi uygulayarak kişinin duygu durum bozukluklarını en aza indirmeyi amaçlıyoruz. Renk terapisi, uygulanan seansların etkinliği artırır ve sigarayı bırakma sürecinde kişide oluşabilecek stresin ve duygusal dalgalanmaların kontrol altına alınmasına yardımcı olur. 



4 Haziran 2018 Pazartesi

DİRENÇLİ KİLOLARINIZIN SEBEBİ GIDA DUYARLILIĞI OLABİLİR Mİ?


‘Yediklerime dikkat ediyorum, spor yapıyorum ancak bir türlü kilo veremiyorum’ diyenlerin dikkatine! Kilo verememenin sebepleri, hormonel veya metabolik rahatsızlıklar olabilir. Ancak bu sebeplerin arasında daha sinsi ilerleyen bir sebep daha var. Gelin birlikte inceleyelim…


Bağırsaklar sadece besinleri sindirimi ve emiliminde görevli değildir. Aynı zamanda en önemli özelliklerinden biri de vücudun korunmasında görevli bağışıklık sistemi hücrelerinin %70-80 inine sahip olmasıdır. Bağırsaklarımız, besinlerin sindirimi sonucunda oluşan yararlı bileşenleri vücuda geri emerken, zararlı bileşenleri vücuttan uzaklaştırmaktadır. Ancak günümüzdeki stresli yaşam şartları, bilinçsiz ilaç kullanımı, gıda katkı maddeleri veya maruz kalınan ağır metaller, toksin maddelerin sonucunda bağırsaklarımız olduğundan daha geçirgen hale gelmektedir. Tam olarak parçalanamadan kana geçen gıdalar, bağışıklık sistemimiz tarafından tanınamazlar ve yabancı bir maddeymiş gibi saldırıya uğrarlar. Bunun sonucunda da vücutta iltihaplanmalar ve çeşitli belirtiler görülmeye başlar.

Duyarlılık oluşan gıdalara karşı oluşan belirtiler ve şiddetleri kişiden kişiye değişmektedir. Gözlemlenebilecek belirtilerden bazıları: kabızlık, gaz, hazımsızlık gibi sindirim sistemi şikayetleri, deri döküntüleri, egzama, halsizlik, baş ağrısı, migren, kronik yorgunluk ve romatizmal şikayetlerdir.

Yapılan araştırmalarda, vücutta oluşabilecek iltihaplanmaların insülin direnci de oluşturabileceği düşünülmektedir. Oluşan insülin direnci ise kilo vermeyi zorlaştıran hatta obeziteye sebebiyet verebilen önemli bir faktördür. Obeziteyle birlikte biriken yağ dokusu stres hormanlarının artmasına sebep olur ve bunun sonucunda iltihaplanma artar. Kısır döngüyü bozabilmek için kişinin mutlaka gıda duyarlılıkları ve gıda alerjisi olup olmadığı sorgulanmalıdır.

Vücuttaki iltihabi durumun depresyonla ilişki mekanizması henüz net değil ancak, son yıllarda bu konuyla ilgili yapılan bazı çalışmalarda, gıda duyarlılıklarına bağlı bağırsaklarda meydana gelebilecek iltihaplanmaların, yaklaşık %95’i ince bağırsaklardan salgılanan seratonin hormonunun salgılanmasını olumsuz etkileyebileceği tartışılmaktadır. Seratonin hormonu eksikliği ise duygu durum bozukluklarına sebebiyet verebilmektedir. Duygu durum bozukluğu da yanlış beslenme alışkanlığının oluşmasında büyük bir etkendir.

Verdiğimiz tüm örneklerde olduğu gibi, çözüm sağlıklı beslenme alışkanlığının oluşturulması, vücutta beklenmedik belirtilere sebep olan besin bileşenlerinin diyetten uzaklaştırılmasıdır. Bizim de Mora Terapi yöntemiyle yaptığımız alerji terapilerin temeli, alerjen madde frekanslarının vücuttan silinmesidir. Bu şekilde izlem süreci boyunca vücuttan uzaklaştırılan ve aynı zamanda vücuttaki izleri silinen alerjenler, tedavinin sonunda eser miktarda alındığı veya gözden kaçıp tüketildikleri zaman eskisi gibi vücutta belirti yaratmamaya başlar. Aynı zamanda tedavide kullandığımız renk terapileri duygu durum bozuklukları için birebirdir.

18 Mayıs 2018 Cuma

PREBİYOTİKLER SİNDİRİM SİSTEMİMİZİ NASIL DESTEKLER?



Son zamanlarda sürekli konuşulan, bağırsaklarımızın doğru çalışabilmesi ve bununla birlikte tüm vücudumuzun sağlıklı olabilmesi için gerekli probiyotiklerin, vücudumuz için daha yararlı olabilmelerini destekleyen prebiyotiklerden bahsetmek istiyoruz bu yazımızda.  Nedir bu prebiyotikler?
Sindirim sistemimizde, sindirime uğramadan kalın bağırsaklara kadar ulaşabilen, kalın bağırsaktaki faydalı bakteri gruplarının (Bifidobacterium ve Lactobacilluslar gibi) besin olarak kullanabildikleri, bu bakterilerin çoğalabilmelerini ve aktivite gösterebilmelerini destekleyen besin bileşenlerine prebiyotik denmektedir. Kısaca probiyotiklerimizin enerji kaynaklarıdır diyebiliriz.

Prebiyotikler, besin lifleri olarak da tanımlanabilir ancak her lifli besinin prebiyotik olmadığı unutulmamalıdır. Bir besini prebiyotik olarak sınıflandırabilmemiz için, sindirime dirençli olması, kalın bağırsaklardaki sağlık için gerekli bir veya belirli sayıda bakteri tarafından kullanılabiliyor olması, bu bakterilerin büyümesini ve aktivite gösterebilmesini sağlaması gerekmektedir.

Prebiyotikler çoğu etkilerini kendileri değil, bağırsaklardaki yararlı bakterilerin üzerinde yaptıkları değişikliklerle gösterirler. En önemli görevlerinden bazıları; probiyotiklerin bağırsaklarda yaşayabilmeleri ve aktivite gösterebilmelerini sağlayarak, vitamin sentezi ve mineral madde emilimini artırmak, bağışıklık sistemini güçlendirmektir. Aynı zamanda sindirim sistemini düzenlerler, bağırsaklarda zararlı bakterilerin üremelerine engel olurlar, kalın bağırsak kanseri riskini azaltırlar ve kan kolesterol düzeylerini düşürürler.

Peki prebiyotikleri günlük beslenmemize nasıl ekleyebiliriz? Prebiyotik açıdan zengin besinlere; Hindiba, enginar, taze fasulye, nohut, buğday, arpa, çavdar, soğan, sarımsak, muz, kuşkonmaz, pırasa, yer elması, bamya, yeşil bakla, pazı, ıspanak, lahana, karnabahar, brokoli, kerevizin yeşil yaprakları, semizotu, bulgur, mercimek, keten tohumu, kuru fasulye ve barbunya örnek olarak verilebilmektedir.

Türk Gıda Kodeksi Etiketleme Yönetmeliği’nde, beklenen etkilerin görülebilmesi için prebiyotik bileşen tüketiminin en az 5gr/gün olması gerektiği belirtilmiştir. Günlük olarak besinlerden karşılanabilecek doz kişinin tolerasyonuna göre değişmektedir. Genel bir örnek verecek olursak; bir porsiyon pırasa yemeği veya bir küçük boy muz veya bir küçük boy soğan/sarımsak günlük ihtiyacımızı karşılayabilmektedir. Her gün prebiyotik açısından zengin besinlerden en az 1-2 tanesini diyetimize eklemek faydalı olacaktır. Prebiyotiklerin besinlerle alımının yetersiz olduğu düşünüldüğü durumlarda gıda takviyesi olarak mutlaka beslenme planına eklenmelidir.

Mora terapi yöntemi ile çalışılan kilo kontrolü, metabolik sendrom, insülin direnci, bağırsak mantarı temizliği ve geçirgen bağırsak sendromu gibi pek çok rahatsızlıkta, kişilere verilen probiyotikler, prebiyotiklerle desteklenmektedir.


25 Ocak 2017 Çarşamba

Selülit için sağlıklı ve kalıcı çözüm: Mora Beauty

Selülitin kötü görüntüsünden dolayı estetiksel bir sorun olduğuna dair geniş bir algı hakim olsa da selülit aslında sağlık sorunudur. Deri altında düzensiz ve aşırı yağ birikimiyle oluşan, selülit özellikle bacak, kol ve kalça bölgesinde toplanan, görünümüyle portakala benzetilen bölgesel dolaşım bozukluğudur. Kadınlarda yumurtalıklardan salgılanan ve dokularda su tutma özelliğiyle selülit oluşumuna zemin hazırlayan folikülin (FSH) hormonunun varlığı selülitin erkeklere oranla kadınlarda görülme sıklığını artırır. Hormonsal sebeplerin dışında dengesiz ve yüksek kalorili beslenme, kafein ve gaz içeren içecekler, hareketsiz yaşam, genetik faktörler, hızlı ve aşırı kilo değişiklikleri selülitin oluşmasında önemli faktörlerdendir.

Üç aşamadan oluşan selülitin ilk aşamasında, dolaşım bozukluğuyla damarlardan çıkan su dokulara dolar. İlk aşamada selülit deride herhangi bir görünüş bozukluğuna yol açmaz ve dikkat çekmez. Genellikle selülitin oluştuğu bölge sıkıldığında portakal kabuğu görüntüsü ortaya çıkar. İkinci aşamada dokularda olan su daha da artar, ödem fazlalaşır. Yaşanan dolaşım bozukluğu derinin görünümüne belli belirsiz yansır. Üçüncü aşamada ise bu dokularda biriken yağ, su ve tuz molekülleri organizma tarafından  kullanılmayacak hale gelir ve selülit derinin altına iyice yerleşir. Deride yoğun ve kalıcı bir görüntüye neden olan selülitin üçüncü aşaması kişiye göre ağrılı da geçebilir.  Selülit için alınacak önlemler selülitin derecesini ve şikayetlerini bir nebze azaltsa dahi kesin çözüm için çoğunlukla tedaviye ihtiyaç duyulur.

Bütünsel tıp yöntemi olarak Türkiye’de geniş bir ağa sahip olan Mora Terapi cihazları içerisinde yer alan Mora Beauty, sağlığı ve güzelliği bir arada sunarak selülit için tedavi imkanı sunar. Selülit, saç, tırnak, yüz, boyun ve dekolte bölgelerindeki sorunlara kalıcı ve sağlıklı tedavi yöntemleri sunan Mora Beauty, bağ dokuları ve genel görünümde canlandırıcı, uyarıcı ve rahatlatıcı uygulamalarıyla kişinin kendini iyi hissetmesini sağlar. Dolaşım bozukluğunun yol açtığı bağ dokusu deformelerini tedavi eden Mora Beauty, Mora Terapi’nin biorezonans yöntemiyle SPA rahatlığı yaşatır.